Ana / Tefrika / Sivil değil, halk değil; dernek, sendika, vakıf değil; iktidara kul istiyorlar.

Sivil değil, halk değil; dernek, sendika, vakıf değil; iktidara kul istiyorlar.


Bu yazı, 100 binden fazla Sivil Toplum Kuruluşu olan ülkede sivil toplumun ve ülkemizin tüm manevra kabiliyetlerinin yok edilişine tanıklık etmek arzusunun bir dışa vurumudur. Bir şeyi değiştireceğini sanmıyorum ama karınca kararınca, kayıt düşmek istedim.
Uzun bulursanız, doğrudan buraya tıklayarak esas meseleye geçebilirsiniz.

Bazı gerçekleri hatırlayalım:

Bu ülkede hukuk ve soruşturma süreçlerinin yerini tetikçilik ve goygoydan başka bir yeteneği olmayan sözde gazeteciler almış bulunuyor.

Hedef gösteriyorlar ve insanlar işinden, emeğinden, ekmeğinden, kariyerinden oluyor; seyahat hakkı hatta başka herhangi bir işte çalışma hakkı bile engelleniyor; ailesi ve çocukları perişan oluyor. Onlara yardım eden komşular bile gözaltına alınabiliyor. O kadar ki maaşlı AkP megafonları bile tanıdıkları insanların rastgele mağdur edilişlerinden şikayet eder oldu. 48 intihar, 65.000 tutuklu, 150.000 ihraç ve aileleri ve yakınları… Gerçekten.

15 Temmuz kanlı darbe girişimine direnen halk, hemen ardından resmen ahmak yerine kondu ve darbe girişimi, her türlü hak ve hukuk ihlalini aklamanın aracına dönüştürüldü.

Şu günlerde 12 Eylül Anayasasına rahmet okutacak bir Anayasa değişikliğini halka yutturmak için yalan, tehdit, kriz, karalama yöntemleri dahil hiç bir kanuna veya insafa sığmayacak yöntemleri uygulanıyor. Evet diyen devlet memuru dilediği yerden dilediğince propaganda yaparken, bırakın Hayır demeyi, içeriğine baksak diye düşünenler korkudan nefes alamıyor. Hayır diyenlerin adeta Cehennemlik olduklarını söyleyenler, Anayasa değişikliği paketinin içeriğine bakmak zahmetine bile katlanmıyor. Kimse gerçekten neye evet dememizi istediklerini umursamıyor bile. Gerçekten.

Bu ülkede, son 15 yılda 200 civarında çocuk devlet eliyle öldürüldü ve hiçbiri için adalet tecelli etmedi. Gerçekten.

Devletin kendi resmi verilerine göre, son 15 yılda fuhuş yüzde 790, uyuşturucu bağımlılığı yüzde 678, çocukların cinsel istismarı yüzde 434, cinayet yüzde 261, boşanma oranları yüzde 37 arttı. Son 15 yılda tecavüzden yargılanan 400 küsür polis, asker, özel timci, korucu ve gardiyandan hiçbiri hüküm giymedi, hiçbiri gerçekten cezalandırılmadı. Gerçekten.

Türkiye’de hükumet, sokaklarda protesto eden çocukları biber gazı fişeğiyle veya kurşunla öldürdü ve onlara terörist dedi. Duydukları rahatsızlığı duyurmak isteyen gençlerin linç edilmesine “esnaf gerekirse asker, gerekirse polis olur” dedi ve öyle oldu. Gerçekten.

Türkiye’de devlet, sınır ticaretinden başka bir çaresi bırakılmamış insanların sınırdan gelen çocuklarını uçaklarla bombaladı. Gerçekten 34 masum sivil, devletin F-16 uçakları tarafından bombalanarak öldürüldü ve Ülkenin millet meclisi Roboski’deki bombardıman için sorumsuzluk kararı aldı. Gerçekten. Dünyanın en kötü işleyen hukuk sistemlerinde bile böyle bir katliamın sorumsuzu olmaz. Askeri uçaklardan emirle, hedef gözeterek, 45 dakika boyunca süren bombardıman için, 34 genci paramparça eden bir katliam için, RESMEN, hiç kimsenin sorumluluğu yoktur dendi. GERÇEKTEN.

Aynı devlet sonra o aynı insanların hayatlarının bel kemiği olmuş, yegane geçim kaynakları katırları askerlere kurşunlatarak katletti. Bu da gerçekten oldu.

Adı Barış veya Çözüm Süreci olan, ülkenin en hayati konusu, önce seçim takvimlerine yayılan bir rezilliğe çevrildi, sonra aynı sürecin mimarı olmakla şişinen iktidar, barışı bir çırpıda kenara itip 90’ların iç savaş ayarlarına dönüverdi. Analar ağlamaya, tabutlar nehir gibi akmaya devam etti. Barış sürecine karşı çıkanlara “vampir misiniz?” diyenler, itiraz eden herkesi linç ederek resmen intikamcı, gittikçe Siyonistleşen bir dille, gözünü kan bürümüş bir iç savaş yürütmeye başladılar. Aylarca kuşatma altındaki ilçeler yerle-bir edildi. Öte yandan kendini Kürtlerin özgürlük mücadelesinin ordusu sayan PKK da AkP’den geri kalmadı; sivilleri, çocukları, savunmasızları hedef aldı, savaşı sokaklara, mahallelere indirdi. Kimse çapraz ateştekilerin hakkı ve hukuku için konuşmadı, konuşamadı. Gerçekten.

Vesayet rejimine halkın cevabı olarak iktidara gelen parti, ihale yasasını 170 kez değiştirdi ama hakiminin bile “emir geldi müebbet verdik” dediği türden 28 Şubat döneminin ürünü sayısız davanın hiçbirini yeniden görmeye yanaşmadı. Gerçekten.

Şu anda, binlerce genç, yaşlı, sivil VE masum Kürt, bu ülkenin hapishanelerinde tutsak. Gerçekten.

İşgal ve soykırımın çakma devleti İsrail, bu ülkenin 9 vatandaşını tüm dünyanın gözleri önünde infaz etti ve sorumluları gıyabında yargılamak için kırmızı bülten çıkaran hakimin kararı Hükumet tarafından çöpe atıldı. Kurbanların ailelerinin fikri bile umursanmadı. Gerçekten.

Üstüne üstlük çıkıp ‘İsrail halkı ve devleti dostumuzdur’ dediler. Anlaşma metninde Kudüs’ü İsrail’e takdim ettiler. Kültür bakanı İsrail’den turist dilenmeye gittiği gün, o oradayken, dostları Gazze’ye bomba yağdırdı. Kültür bakanı kameralar karşısında sırıtmak dışında bir şey yapmadı. Gerçekten.

İsrail’den özür dilediler, Rusya’dan özür dilediler. Mısır’ın Rabia Kasabı Sisi ile aynı koalisyona girdiler, Müslümanlara savaş ilan eden Trump’a dünyada alenen ve resmen yalakalık yapan tek hükumet olmayı başardılar, Esed’le bile anlaşmak üzereler ama kendi işledikleri hiç bir suçları, hataları için ne halktan ne de mağdurlardan özür dilediler.

Türkiye’de, Türkiye’nin de sorumluluk sahibi olduğu bir savaştan kaçıp ülkemize sığınmış 2 milyon göçmen var. Hemen hemen tamamı sefalet içinde. Bir Amerikan şirketinin tabiriyle, ‘eğer bir ülke olsalardı, dünyada çocukları en az okula giden ülke olurlardı’. Mülteci statüsü dahil, hiçbir meşru hukuki statü verilmedi onlara. Bu insanların dertleriyle kameralara poz verme fırsatları dışında gerçekten ilgilenmesi gereken sivil toplum kuruluşları, hükumetin veya sığ siyasal kazanım hesaplarının sloganlarını atan sokak gösterileri düzenlemekle meşgul oldu. GERÇEKTEN. Bu 2 milyon göçmen, ülkenin ırkçı tecrübesinin hedefi olarak Yeni Türkiye’nin Kürtleri olma yolundalar.

Son 15 yılda sayısı yüze yakın yeni üniversite açılan ülkede, resmi rakamlarla, günde ortalama 6 saat TV seyrediliyor, 3 saat İnternet kullanılıyor ve günde ortalama SADECE 1 DAKİKA kitap okunuyor. Gerçekten. Sadece 1 dakika kitap. En çok satan kitap, bir kişisel gelişim kitabı oluyor. Gerçekten.

Bu ülkede üniversite öğretim görevlileri, profesörler hatta rektörler; kaymakamlara, AkP teşkilat başkanlarına bile ayağa kalkıp önlerini ilikliyor. Gerçekten.

Bu ülkenin yüzlerce yıllık vakıfları, inşaat malzemesi şirketlerinin yöneticilerinden seçilen mütevelli heyetlerinin insafına terkediliyor; bu ihale çantacıları, eğitim ticaretine sokulan vakıf üniversitelerin kaderini belirliyor. Gerçekten.

Soma davasında acılı madenci ailelerinin sesini duyuran olmazken, geliyorum diyen iş katliamının tüm sorumluluğunu, 301 madenciyle birlikte ölen bir tek mühendise yıktılar. Gerçekten.

Türkiye’de son on yılda her yıl ortalama 2000’e yakın işçi, iş kazaları denen cinayetlerde öldürülüyor.

Türkiye’de resmi rakamlarla 12 milyondan fazla işçi var. Ama bunlardan sadece 1 milyonu sendikalı. Yani sadece 1 milyon işçinin hak ve özgürlüklerini koruma örgütleri var. Bu örgütlerin de büyük bir kısmının yöneticileri hükumetin her demecini alkışlayanlardan oluşuyor. Gerçekten.

Bu ülkede kimse bir şirketten veya devletten tüm mahkeme dava masrafını peşin ödemeden şikayetçi olamaz. Gerçekten. Mesela bu ülkede hiç kimse ödemek istemediği bir kamu servisi faturasına o servisten mahrum kalmadan itiraz edemez. Hiç kimse dava masraflarını peşin ödemeden elektrik, telefon, gaz faturasına, bankaların zorladığı haraca, benzin fiyatlarına itiraz edemez. Gerçekten. Bu ülkede halkın satın aldığı hemen hemen her şeyin fiyatının hemen hemen yarısı devlete ödenen vergilerdir.

Bu ülkede şu anda, 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 1677 TL, yoksulluk sınırı 4 bin 589 TL ve ‪Asgari Ücret 1400 TL. Bu ülkede hiç bir siyasi partinin, asgari ücrete mahkum edilen ailelerin sayısını azaltmaya dönük bir programı yokken hepsi asgari ücreti arttırma vaadleri yarışındadır. Ülkede resmi rakamlarla 5 milyon insan asgari ücretle, 6 milyon insan sosyal yardımlarla hayatta kalmaya çalışıyor. Buna Asgari ücrete tabi insanların baktıkları aileleri dahil değil. Suriye’li göçmenler de değil. Gerçekten.

Gerçekten, gerçekten diyebileceğimiz bu gerçekler o kadar çok ki duyarlı olmak imkansız hale geldi. Birisi omuzlarımızdan tutup sarsarak tek tek işaret etmedikçe artık kulak arkası ettiğimiz gerçekler bunlar.

100 Binden Fazla STK!

Bu ülkede hemşehri dernekleri dahil, Resmi rakamlarla, tüm ülke nüfusunun %12’den fazlası bir derneğin üyesiymiş. 106.540 faal dernek var! Yaklaşık 10 milyon üye! 6.890 “İnsani yardım derneği” diye kodlanmış dernek var! “Hak ve savunuculuk dernekleri” diye kategorize edilen dernek sayısı: 1660! Gerçekten!

Bir kısmını hatırlattığım bu acı gerçekler, bütün bu STK’lar varken oluyor, olmaya devam ediyor. STK’lar, yani omuzlarımızdan tutup sarsarak bu zulüm düzenine tanıklık yapması, ülkenin bu noktaya gelmemesi için çabalaması gereken yapılar.

Memur veya tetikçi olmayan hiçbir haber, bilgi, düşünce, strateji veya araştırma kaynağının nefes alamaz hale geldiği, akademisinin okur yazar oranının dış politika itibarından daha hızlı düştüğü bu ülkede özellikle son 5 yılda bir STK patlaması yaşandı. Cumhurbaşkanının çocuklarının bile STKları oldu. Ama bu patlama, örneklerini verdiğim gerçeklere bir tepki olarak halkın bağrından kopan bir patlama değil, bilakis, bu gerçeklerin en büyük sorumlusu, şartları değiştirme gücüne en çok muktedir olan iktidarı destekleme yarışından doğan STKlar bunlar.

Sivil toplum kuruluşları, örgütlü gücün merkezileşmesi önünde en önemli frenlerdir. Devletin yetkilerini ve etkilerini sınırlandırmak görevindeler. Modern devlet birey ister, örgütlenmiş birey ise kolay yutulur bir lokma değildir zira.

Sivil Toplum Kuruluşları, bireylerin egemen örgütlü güce karşı kalkanlarıdır. Hazreti Peygamber Aleyhisselam da nübüvvet’den önce bir Sivil toplum kuruluşu aktivistiydi. Erdemliler Birliği anlamına gelen Hılf’ül Fudul örgütünün amacı, Müşrik düzenin yolaçtığı haksızlıklarla mücadele etmekti.

Devletin ve Sarayın STKları…

1980’lerin sonunda, Endonezyalı bir grup STK tarafından “GONGO” diye yeni bir NGO (STK) kategorisi ve tarifi yayınlandı. Tarif kısa sürede tüm dünyada sivil toplum literatüründe yer aldı.

Ülkemizde yakın geçmişte, sevgili yazar dostum Reha Ruhavioğlu tarafından “GONGOistanda NGO Olmak” başlıklı kısa makalesiyle gündeme getirilen GONGOlar için sevgili kardeşim Emre Berber, saray ulemaları gibi temel görevleri Saray’ın kararlarını halk nezdinde meşrulaştırmak olan “Saray STKLarı” tabirini kullandı.

Dünyada Emperyalist amaçlardan, şöhret ve kariyer ajandalarına kadar hizmet etmeye ayarlı binlerce NGO var. Sadece ulusal devletlerin değil, dünya sisteminin de güdümünde nice sofistike NGO var. Greenpeace veya Human Rights Watch gibi.

Mesela Ortadoğu’ya sadece bombalar, işkenceler ve terör örgütleri yağdırılmadı; tüm ortadoğu ülkelerinde sayısız STK’ya yüzmilyonlarca dolar destek fonu aktarıldı. Bu fonları aktaranlar aynı zamanda Büyük Ortadoğu Projesinin de mimarları. Bu paraları zekat amacıyla vermiyorlardı.

Sivil Toplum Kuruluşları, büyük ölçüde gönüllülerden oluşan yapılanmalardır. Gönüllülerden oluşan meşru bir sivil toplum kuruluşunu ancak yine sivillerden oluşan yapılanmalar frenleyebilir. Çünkü bir devlet ya da hükumetin, meşru bir sivil toplum örgütünün meşru talepleri karşısında o taleplere boyun eğmek dışında yapabileceği her şey sadece O sivil toplum örgütünün davasını güçlendirir, sesine ses katar.

Devletin azgınlaşması, sadece hukukun, eğitimin, bilginin gerilemesiyle paralel değildir, STKların da gerilemesiyle paraleldir. Karşımızda gerçekten her şeyi, hayatımızın her alanını kontrol etmek şehvetiyle şahlanmış bir iktidar var ve doğal olarak onu frenleyebilecek yegane mekanizmayı da kontrol etmek istiyor.

Görülen o ki, dilinden Hz Ömer, adalet, İslam, medeniyet düşmeyen iktidar; gönlünü çelemediği, iradesini felç edemediği sivil toplumun kuruluşlarını engellemenin yolu olarak, adı vakıf, dernek, birlik, sendika olan güdümlü yapılar üretmeyi buldu. Bir yandan bu sivil megafonlar üzerinden toplumda “rıza üretimini” en üst düzeye çıkartırken; öte yandan bağımsız STKların seslerini boğmak, üyelerini şeytanlaştırmak, toplantılarını gürültüye gömmek, meşru çalışmalarını şaibeli hale getirmek istiyor.

Kahir ekseriyeti bu hükumet döneminde ortaya çıkmış, bilinir ve görünür olmuş, çeşitli çap ve ebatlarda 203 STK var ve bunlar, alenen ve tamamen hükumetin güdümünde. Gerçekten.

Amaç ve tüzükleri dernek, vakıf, birlik, dayanışma, hak, tevhid, inanç, ilim, medeniyet, tarih, kültür, yardım, insan, genç, sadaka, araştırma, hukuk gibi kavramlarla belirlenmiş 203 STK… Varlık nedenleri sivil olan, yani toplum adına, iktidarı denetlemek, izlemek, gözetlemek, eleştirmek, hakları ihlal edilenlerin sesini duyurmak, savunmasızların savunucusu olmak, mazlum adına kamuoyu oluşturmak olan 203 STK, hükumet adına kamuoyu oluşturmak, hükumeti savunmak, hükumetin megafonu olmak için örgütlenmiş gibi hareket ediyor; çarşaf çarşaf gazete ilanlarıyla hükumete tekmil veriyorlar.

Ücret, ceza, vergi ve faturalar, can çekişen bir atın gövdesine çullanmış çakal sürüsü gibi vahşice dişlerken; hayatları çürütülen, ömürleri çalınan insanlarımız, nerdeyse hiçbir değer üretmeyen bir avuç parazitin refahlarını, rezidanslarını, maaşlarını, medya imparatorluklarını, danışmanlarını, makam arabalarını, sekreterlerini, tatillerini, umrelerini finanse ederken oluyor bunlar.

Sayısı artan GONGOlarla parelel olarak, yeni polis yetki ve selahiyetleri, valilere kaymakamlara verilen olağanüstü güçler, hak ve adalet taleplerini düşman olarak kodlayan yeni iç güvenlik yasaları ve KHK zincirleri biribirini izledi. Ama iktidarın STKları buradaki, sokaklarımızdaki zulümler yerine, sürekli uzak coğraflardaki zulümleri gündeme getiriyorlar. Toplumdaki gönüllü enerjiyi, yardımsever refleksi bile hükumetin emellerinin uzantısı haline getirirken, aynı zamanda hükumet dışı STKların bağış veya destek toplamasını da minimize etmek görevini ifa ediyorlar.

Bir vodvile döndürülmüş kuvvetler ayrılığı prensibinin 4.cüsü olarak tarif edilen basının bir megafonlar havuzuna dönüştüğü ülkemizde, kapatılmadığı zaman sosyal medya bile düzeyleri hooliganları geçmeyen binlerce maaşlı dezenformasyon muhabiriyle dolduruldu. Sayıları hızla tükenen bağımsız gazetecileri bir de ‘Akreditasyon’la kontrol etmeye çalışan iktidar, bizzat “makbul” STKlar kurarak veya kurdurarak, bağımsız STKları yalnızlaştırmak istiyor.

Bağımsız STK’lara ikide bir “şuna da yüklen, buna niye yüklenmedin” diye sırnaşan troller gibi davranan “Saray STKları”, iktidarı sorgulayabilecek bağımsız STKları hükumet adına kontrol ya da gammazlamak için çabalıyorlar.

Devletin Sivil Toplum Örgütleri, bu makbul STK’lar, grevden başka çaresi kalmamış işçileri dövmek için kiralanmış grev kırıcısı deynekçi çeteleri gibi. Bazen Hükumeti eleştiren bağımsız kişi ve kuruluşları boykota çağıran tetikçiler olarak, bazen halkın doğal reflekslerinden kaynaklanan kitle eylemlerini bile hükumet destekli sloganlar attırmak için manipüle etmeye çalışan bir cazgır güruhu olarak davranıyorlar. Yakındaki Büyük zulümleri küçültüyor, uzaktaki zulümlerle kamu algısını aralıksız bombardıman ediyorlar.

Sivil Topluma Saldırı ve Mazlumder Örneği…

Bir saldırı bu. Hiç bir hak arayışına hiç bir meşru zemin bırakmak istemiyorlar.

İhale kovalayıcıların kurduğu yeni vakıfların da katılımıyla çığ gibi büyüyen bir saldırı. Azgınlaşarak devam eden bir saldırı. hiçbirinin Roboski, SOMA, Ermenek, Bankalar, Göçmenler, Açlık sınırı ya da Asgari Ücret zulmü konusunda hükumetin onaylamadığı bir tek cümle, eylediği bir tek eylemi olmayan 203 Sivil Toplum Kuruluşu, hükumetin düzenlediği ve tüm egemen medyada çarşaf çarşaf yayınlatılılan Milli İrade Muhtıralarına, iktidar ve devlet temennalarına imza attılar.

Aylık elektrik masrafı 1 buçuk milyonu bulan, bir bardağı bin TL’ye mal edilen 1150 odalı Kaçak saray tartışılırken, aynı STK’lar, “Yeni Türkiye Yolunda yeni şeyler söylemek lazım” diye bir hükumet bildirisine daha imza attıktan sonra topluca sarayda yemeğe davet edildiler.

Dilinden İslam’ı düşürmeyen örgütlü bir iki yüzlüğün iktidarı altında geçen 15 yılda, üzerindeki baskılara, düçar olduğu ekonomik sıkıntılara, maruz kaldığı operasyonlara, dışlamalara ve karalamalara rağmen, “kim olursa olsun mazlumdan yana, kim olursa olsun zalime karşı” prensibine sadık kalmaya çalışan Mazlumder, Müslüman kimliğin yüz akı olmayı büyük ölçüde başarmış bir STK olarak belirdi. Başlangıçta hatırlatmaya çalıştığım tüm gerçekler konusunda, kısıtlı imkanları ve gönüllüleriyle adalete tanıklık etme çabasıyla araştırmalar yaptı, raporlar hazırladı, uyarılar yayınladı. Tabiatıyla, iktidar ve uzantıları da geriye kalmış bu nadir STK’yı sivil olmaktan çıkarmak üzere harekete geçti. Cumhurbaşkanı hedef gösterdi ve Mazlumder’i de yüz karası yapmaya hevesliler kayyum atamaya seza bir operasyona giriştiler. Türkiye’de ilk kez bir sivil OHAL ilan edildi ve GONGOistler hükümetin müdahalesine ihtiyaç bırakmayacak bir ‘sivil’ KHK ile MAZLUMDER’deki 26 yıllık birikimi ihraç ettiler.

Birgün insanların yüzleri kızarmadan Müslümanım diyebilmelerine önemli bir katkı da böylece bağımsızlığını yitirme sürecine girdi.

“Hılf-ül Füdul”lara, Erdemlilerden oluşan birliklere, Bir lokma bir hırka STKlara hiç bu kadar muhtaç olmuş muyduk bilmiyorum. Bildiğim şu: Bu gemi azıya almış saldırıya geri adım attırmamız gerekiyor. Her yerde, her fırsatta, her platformda.

Allah hepimize, Allah’ın “ana-babasına karşı dahi olsa, herkese adaleti gözeten şahitler” olmak görev ve sorumluluğunu yüklediği insanlardan olma teyakkuzu nasip etsin.



MAZLUMDER’in konuyla ilgili açıklaması:

HUKUKSUZ SÜRECİN SON AŞAMASININ ORTAĞI OLMAYACAK
ve
OLAĞANÜSTÜ GENEL KURULA KATILMAYACAĞIZ

MAZLUMDER bünyesinde ilk kez Mayıs 2016’da mahkemeye başvurarak talep edilen Olağanüstü Genel Kurul, hukuksuzluk ve keyfiliğin hakikate baskın geldiği bir sürecin sonunda, 19 Mart 2017 tarihinde yapılacak gözükmektedir. Bu aşamada; hem kurum içi çalışma barışını hem de İnsan Hakları mücadelesini büyük ölçüde zedeleyen bu sürecin nasıl işlediğini kamuoyuna arz etmek isteriz.

Şöyle ki; İstanbul Şubesi’nin başını çektiği bir grup arkadaşımız Şubat 2016da Mersin GYK toplantısında bu konuyu gündeme getirmiş, önce GYK üyelerinin 1/5 ile Olağanüstü Genel Kurul’a gitmek istemiş, bunun üzerine Türk Medeni Kanunu 75. maddesinde düzenlenen ve MAZLUMDER tüzüğüne aynen alınan “Genel Kurul, yönetim veya denetim kurulunun gerekli gördüğü hallerde veya dernek üyelerinden beşte birinin başvurusu üzerine, yönetim kurulunca olağanüstü toplantıya çağrılır.” kısmı hatırlatılmıştır. Bunun üzerine bu defa delegelerinin 1/5’inin imzası ile bu yapılmak istenmiştir. 192 delegenin imzası Genel Merkeze gönderilmiş, ancak yasa ve tüzüğümüzün açık hükmü karşısında bunun mümkün olmadığı bir kere daha ifade edilmiştir.

Nisan 2016 tarihinde Ürgüp’te yapılan GYK toplantısında uzun saatler boyunca hem hukuki açıdan, hem de kurumsallık açısından ve farklı gerekçelerle birlikte sükunetle tartışılan bu talebin müzakereleri esnasında derneğimizin halihazırdaki tüzüğünün ilgili maddeleri tartışılmış ve talebin, tüzüğümüzün 15/b maddesindeki şartları sağlamadığı yönündeki hukuki görüş ağırlık kazanmıştır. Tüzüğümüzün ilgili maddesi Medeni Kanun’un 75. maddesi ile aynıdır ve açıkça şunu söylemektedir:

Yukarıda alıntılanan madde, Olağanüstü Genel Kurul Toplantısı için, çağrıda bulunma yetkisinin delegelerin değil dernek üyelerinin 1/5’ine verildiğini ortaya koyan bir niteliğe haizdir. Bu sebeple, yaklaşık 7.000 üyesi bulunan MAZLUMDER’in 192 üyesinin çağrısına istinaden olağanüstü bir kongreye gitmesinin, tüzükteki mevcut maddelere istinaden yeterli şartları taşımadığı şeklinde değerlendirilmesi de makul karşılanmalıdır.
Konuyla ilgili görüş ayrılığında uzlaşma sağlanamadığının anlaşıldığı noktada ise hem bazı GYK üyeleri hem de Genel Başkan Ahmet Faruk Ünsal tarafından aşağıdaki öneriler dile getirilmiştir:

i.) Kanun ve dernek tüzüğündeki yeterlilik şartları sağlamadığından OÜGK talep eden arkadaşlarımız, delege yerine üye sayısının 1/5’inin desteğini bulmak üzere çalışmalarına devam edebilirler.
ii.) İmzaların talep için yeterli olduğu yorumunu yapan arkadaşlarımız, kanun ve tüzüğün ifadeleri ışığında Dernekler Masası’ndan konuyla ilgili görüş sorabilirler; eğer alınan görüş, hukuken bu yorumun da geçerli olduğu yönündeyse, sunulan imza sayısıyla OÜGK yapılabilir.
iii.) Mevcut imza sayısının yeterli olduğunu savunanların yasal bir sürece başvurmaları halinde herhangi bir hak kaybı yaşamamaları için karar defterine “192 delegenin Olağanüstü Genel Kurul yapılması ile ilgili talebi detaylı bir şekilde müzakere edilmiş Dernek Tüzüğü’nün 15/b ve Medeni Kanunun 75. maddesi gereği yeterli imza toplanmamış olması sebebiyle Olağanüstü Genel Kurul tayinine yer olmadığına Divan Başkanlığınca karar verilmiştir.” şeklinde bir karar yazılabilir ve böylece talep sahipleri uygun gördükleri yasal işlemler için bu kararı gerekçe gösterebilirler
iv.) Tüzüğümüze göre Olağanüstü Genel Kurul Toplantısı, üyelerin 1/5’i tarafından talep edilebileceği gibi, böyle bir talep olmadan da, aynı talebi paylaşan GYK üyesi arkadaşlarımız da arzu ederlerse, bunu GYK gündemine sunabilir; karar için gereken oylama yapılabilir ve bu yöndeki talep kabul görürse, doğrudan GYK kararı ile de olağanüstü kongre toplanabilir.
v.) Her kurumda olabileceği gibi MAZLUMDER’de de iç işleyişle ilgili görüş ayrılıkları ve bazı sorunlar yaşanabilmektedir.

Eğer arkadaşlarımız da arzu ederse, sorunların çözümüne yönelik olarak Merkez Yürütme Kurulu (MYK) düzeyinde -Genel Başkan dahil- her türlü değişikliğe gidilebilir; MYK üyesi herkes için tek tek değerlendirme yapılabilir ve MYK yenilenebilir.

OGK maddesi üzerinde uzun saatler boyunca yapılan istişare, müzakere ve mütalaa süreci tamamlandığında, yukarıdaki önerilerin hiçbiri maalesef olağanüstü kurula gidilmesini isteyen arkadaşlarımız tarafından dikkate alınmamıştır. Yalnızca, delegelerden toplanan 192 imzanın yeterliliği üzerinden oylama yapılarak OÜGK tarihinin belirlenmesinde ısrar edilmiştir.
Kararın istedikleri şekilde çıkmaması üzerine OÜGK isteyen arkadaşlarımız, maalesef salonu terk ederek, genel yönetim kurulu toplantısından ayrılmışlar; geri dönmeleri ve toplantıya devam etmeleri yönündeki tüm girişimleri ise karşılıksız bırakmışlardır. Hatta Genel Sekreter Leyla Demir karar defterini de alarak toplantı salonunu terk edenlere katılmıştır.

Birçok arkadaşımız 26 yıllık MAZLUMDER tarihinde böyle bir şey yaşanmadığını, bunun yanlış olduğunu kendilerine söylemiştir. Toplantıya devam edilmiş, bu ihtilafın sulhen giderilmesi gerektiği sonucunda uzlaşılmış, 4 kişilik bir ekip seçilerek, olağanüstü genel kurul talep edenlere sulh görüşmesi yapmak üzere gönderilmiştir. Bu ekipteki arkadaşlarımız, mevcut GYK üyeleri içinden üzerinde uzlaşılan yeni bir Merkez Yönetim Kurulu oluşturmayı, hatta gerekli görülürse MAZLUMDER Genel Başkanını da değiştirmeyi, bu şekilde olağan genel kurula kadar derneği götürmeyi teklif etmişlerdir. Muhatapların cevabı ise, “biz yola çıktık sonuna kadar gideceğiz”, olmuştur. OÜGK talep eden muhataplar ise daha sonra, İstanbul’da basın açıklaması eşliğinde, şenlik havasında MAZLUMDER tüzel kişiliği aleyhine dava açmışlardır.

Bu süreçte OÜGK talep eden bu arkadaşlarımızın, çoğunda kendi emekleri de bulunan raporları sanki yeni okumuş gibi kamuoyu önünde politik tartışmaların aracı haline getirmeleri üzücü bir durum olmuştur. Bilinmelidir ki; raporlama çalışmalarının tümüne bütün MAZLUMDER şubeleri davet edilmiş, katılanların hazırladığı raporlar yine bütün şubeler ve GYK üyeleri ile paylaşılarak gelen eleştiri ve öneriler ışığında revize edilmiş ve öyle yayınlanmıştır. Elbette MAZLUMDER de insanlardan müteşekkil bir kurumdur ve hatadan azade olmadığı gibi yanlışı çekinmeden düzeltme yoluna gitmektedir. Ancak raporlama çalışmalarına katılmayarak, görüş belirtmek suretiyle dahi olsa katkısını esirgeyenlerin, kamuoyu önünde raporlara dair suçlayıcı dil kullanmaları her şeyden önce emeğe saygıyla ve kardeşlik hukukuyla bağdaşmamaktadır.

OÜGK talep edilen davanın karar duruşmasından bir önceki duruşmada, mahkeme hakimi, davacı Ramazan Beyhan vekiline dönerek açıkça, “tüzüğünüzde ‘üye’ yazıyor, ‘delege’ demiyor, bu tüzüğü değiştirmedikçe, delege ile olağanüstü genel kurul isteyemezsiniz.” dediği halde, sonrasında dosyayı bilirkişiye sevk etmiş, hukuki bir konu olduğu için bilirkişiye sevki yanlış olan bu konuda, bilirkişi kanun metni ve tüzük 15/b maddesini zikrettikten sonra, hiçbir mantıki bağ kurmadan, hiçbir içtihat veya doktrindeki kanaati paylaşmadan, keyfi bir yorumla, bu delege çağrısının yeterli olduğuna ilişkin rapor tanzim etmiştir. Rapora itirazımız, hatta raporda bahsedilen bir davanın açıldığı ve devam ettiği, o davanın bu davayı doğrudan etkileyeceği, bu sebeple bekletici mesele yapılması, ayrıca yeniden bilirkişi incelemesi istemimiz, hiçbir şekilde incelenmeden, anlam veremediğimiz bir şekilde reddedilmiştir.

Sanki bir önceki celse o sözleri söyleyen hakim gitmiş, yerine başkası gelmiş gibi bir tablo oluşmuştur. Bununla da kalınmamış, kısa kararda olmayan bazı hususlar gerekçeli kararda hüküm kısmına yazılmış, hatta kararın infazı hakimin işi olmadığı halde, yazı işleri müdürü görevlendirilerek derneğe gidilip mahallinde kayyumların işine başlamasının temini gibi, izahta zorlandığımız bir karar verilmiştir. Derneklerin organlarına ilişkin kararlar, şahsın hukukuna ilişkin olup, kesinleşmeden işleme konulamayacağı, Yargıtay içtihatlarında ve hukukçu uzmanların görüşlerinde çok açık olduğu halde, kesinleşme beklenmeden yani istinafın sonucu beklenmeden olağanüstü genel kurul ilan edilmiştir. Bu açıkça hukuksuz ve keyfidir. Tarafımızdan İstinaf Mahkemesine itiraz edilmiş olup, kararın bozulması halinde, yapılacak olan Olağanüstü Genel Kurul yok hükmünde olacaktır. Ayrıca, bundan yaklaşık 20 gün önce Genel Yönetim Kurulu tarafından 13-20 Mayıs 2017 tarihi için yani yaklaşık 2 ay sonrası için Olağan Genel Kurul ilan edilmiş bulunmaktadır. Bugün bir Olağanüstü Genel Kurul yapılsa bile, bu genel kuruldan 2 ay sonra yani normal zamanında olağan genel kurul yasa gereği yine yapılmak zorundadır.

İstinaf Mahkemesi tarafından karar bozulmasa bile, zaten 2 ay sonrasında Olağan Genel Kurul yapılacakken, ısrarla, hukuksuz ve keyfi olarak derneği OÜGKa götüren İstanbul Şube ve destekçilerinin bu uzlaşmaz ve çatışmacı tavrının; 26 yıllık dernek teamüllerine, derneğin geleceğine ilişkin yıkıcı ve parçalayıcı etkileri olacağı izahtan varestedir.

Öncelikle; Olağan genel kurul takvimine göre, İstanbul Şubesi, en geç 12 Mart tarihinde yapması gereken Şube Olağan Genel Kurulu’nu aynı şubeden kayyum olarak atanan çağrıcıların, hukuksuz bir şekilde ilan ettikleri Olağanüstü Genel Kurul tarihi olan 19 Mart’tan 1 hafta sonra, 25 Mart tarihinde yapacağını duyurmuştur. Bunun nedeni, İstanbul Şubenin, mevcut delege listesi üzerinden oldukça şaibeli bir üstünlük elde etmiş olması ve bu eski delege listesi üzerinden OÜGKa gitmeyi planlamış olmasıdır.

Zira; 29 Mart 2015’te yapılan İstanbul Şube Genel Kurul Delegeleri’nin seçimi şaibelidir. Şöyle ki; hazirun cetvelinde 1278 kişinin şube genel kuruluna katıldığı, divan tutanağı ile bildirilmişse de, bu toplantıda sadece 230 üye oy kullanmıştır. Medeni Kanunun 81.maddesine göre “Genel kurul kararları toplantıya katılan üyelerin salt çoğunluğu ile alınır” emredici hükmüne göre, 640 seçmenin oyunu alamayan yönetim seçilmemiş demektir. İki listenin yarıştığı bir kurulda katılanların kahir ekseriyetinin oy kullanmamış olması akla uygun olmadığına göre bu katılım listesi şaibelidir. 1278 kişi üzerinden 15 kişi için 1 delege hesabıyla seçildiği belirtilen 85 delege de aslında seçilmemiştir. Bu oranın oy kullanan ve genel kurula gerçekten katıldığı anlaşılan 230 üye üzerinden hesaplanması gerekmektedir. Buna göre de İstanbul Şube genel kurulundan 15 delege seçilebilmektedir. 70 delege ise hileli olarak fazladan gösterilmiştir. Bu şaibeli genel kurulla ilgili olarak İstanbul Şubenin bir üyesi tarafından Genel Merkeze şikayette bulunulmuş Genel Merkez bu şikayet üzerine İstanbul Şubesi’nden genel kurul imzalı evraklarını, hazirun listesini istemiş ama İstanbul Şubesi maalesef evrakları göndermemiştir. İstanbul şubesinin bu tavrını şaibenin saklanması olarak değerlendiren bir şube üyesi Genel Merkeze karşı dava açmış olup, bu dava halen devam etmektedir. İşte şimdi 19 Mart 2017 tarihinde, çoğunluğunu bu hukuksuz delegelerin oluşturduğu bir olağanüstü genel kurul yapılmaya çalışılmaktadır.

Meselenin esası İstanbul Şubemizin, tüm MAZLUMDER şubelerinin eşit olduğu temel prensibini kabul etmeyerek, şaibeli bir delege çoğunluğu üzerinden elde ettiği güç ile Genel Merkez ve diğer şubeler üzerinde vesayet kurma çabasıdır. Bizler herhangi bir şubenin ne genel merkez ne de başka şubelere şaibeli bir sayısal çoğunluk üzerinden vesayet kurmalarını kabul etmeyeceğimizi yineliyor, güce değil, hakka boyun eğmeye devam edeceğimizi, hukuk mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğimizi, bu hukuksuz ve keyfi olağanüstü genel kurula katılmayacağımızı üyelerimize ve kamuoyuna saygı ile ilan ediyoruz.

18.03.2017

MAZLUMDER Genel Merkezi

(Not: Genel Merkez internet sitesinin ardından Genel Merkez Facebook hesabına da İstanbul Şube yönetimi tarafından güç ve ilişkileri kullanılarak el konulduğu için açıklamamız Genel Merkez hesaplarından yayınlanamamaktadır.)

Bunu da okuyun...

Zulüm bizden kardeşim, bizden.

PAYLAŞIN: FacebookTwitterGoogle+PinterestE-mailWhatsApp “Çünkü aklımızda hep tutalım: İslam’ın ilerlemesini –her türlü ilerlemeyi- itaatkar ve teslimiyetçiler değil, cesur ...

NOT: Lütfen aşağıdaki "cevap yazın" formunu kullanarak yorumlarınızı ekleyin. Merak etmeyin, eposta adresiniz yayınlanmıyor ve paylaşılmıyor. Lütfen google reklamları için kusura bakmayın, Paypal Türkiye'den ayrıldığından beri siteyi yayında tutma masrafları için destek kaynaklarımız durdu.

Yazıyı sitenizde ‘blog’unuzda filan paylaşırken lütfen giriş kısmından sonrasına LİNK vererek buraya yönlendirin çünkü eklenen yorumlar da yazı kadar önemlidir ve düzeltme veya güncelleme yapabilirim.

 

2 yorumlar

  1. Köksal özyürek

    İnsanı,hayatı imtihanı,dünyayı,mazlumluğu,zalimliği,ahlaksızlığı, nasıl olupta insanlık tarihi kadar eski çözülmesi zor ve bunca olan bitenden sonra imkansız olduğunu hak dairesinde kalabilmenin anlamam için,o emaneti dağların neden reddettiğini kavramam için hak,adalet,ahlak,emnaet,mazlum,imtihan diyen bu çağları görmem gerekmiş.olanlara hayıflanmıyorum aslında bitenler acıtıyor içimi.biz yaşadık öyle ya da böyle ezildik horlandık sürüldük filan ama aklımızda kalbimizde bir karşılığı vardı.gelecek nesle üzülüyorum ben.bir parmak bal için koca bir çiçek bahçesini talan ettiler. Allah arılara yardım etsin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*