Ana / Yazı / Gezi Parkı, Occupy, Fashing ve Ceronimo Anne…

Gezi Parkı, Occupy, Fashing ve Ceronimo Anne…

gezi-parki-geronimo-anne

Son ağaç kesilip yıkıldığında, son balık yendiğinde

ve son dere de zehirlendiğinde,

parayı yiyemeyeceğinizi anlayacaksınız.

-Kızılderili Sözü

Size Amerika’daki Occupy eylemlerini ve halka yayılmasının nasıl engellendiğini anlatacağım. Taksim Gezi Parkı’ndaki eylemlerin Occupy’a benzerliğini ve içerdiği tehlikeleri anlatacağım. Gezi Parkı eylemlerinin sosyal medyada Ceronimo Anne diye ünlenen gerçek insanların gidip oturacakları ve eyleme güven içinde, saygıyla destek verebilecekleri bir hale gelmedikçe, sistemi değil değiştirmek daha da güçlendirmekten başka bir yararı olmayacağını ve haklı sivil kitlesel eylemlerin temel zaaflarını vurgulamaya çalışacağım.

17 Eylül 2011’de Amerika’nın New York Şehri’nde, Finans Kapital’in merkezi Wall Street semtinde, Zuccotti Parkı’nda çağımızın en önemli kitle eylemlerinden biri başlamıştı: Occupy Wall Street (Wall Street’i İşgal Et).

Önemliydi çünkü Kapitalizm’in yurdunda, Kapitalizm’e karşı bu denli güzel, bu denli halka açık ve mesajı bu denli kuşatıcı, bu denli herkesi ortak edici ilk eylemdi. Oradaydım.

Hareket noktası mükemmeldi: Amerika’da mutlak çoğunluğun çok net anladığı ve yaşadığı; zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapmaya ayarlı gelir dağılımındaki dehşetli eşitsizlik.

Zamanlaması mükemmeldi: Bankaların soygun düzeni ve mortgage krizi ülkeyi iflasın eşiğine getirmiş, milyonlarca insanı evsiz ve işsiz bırakmıştı. Dünya, diktatörlerin zulmü altında en çok inleyen Ortadoğu’da halkların meydanlarda toplanıp barışçı gösterilerle diktatörler devirdiği haberlerle çalkalanıyordu.

Erişim olanakları mükemmeldi: Ülkedeki tüm bilgisayar ve cep telefonlarına dolayımsız, filtresiz, sansürsüz ve bedelsiz ulaşabilirdi. Eylemi tetikleyen ve ilk afişi tasarlayan tüketim karşıtı reklamcılar dergisi, ‘Amerika’nın kendi Tahrir meydanına, kendi Arap baharına ihtiyacı var’ demişti.

Dili etkileyiciydi: Vietnam Savaşı karşıtı eylemlerden beri Amerika’da hiçbir protesto hareketinden bu kadar etkileyici sloganlar da çıkmamıştı. Hemen hemen tüm siyasal grupların destek verdiği Zuccoti Parkı işgali, haftasını bulmadan sosyal medyadan tüm ana haber bültenlerinin ilk haberlerine sıçradı. Bir çoğu reklamcı, yazar, mühendis, entelektüel olan ve en başından beri katılımcı bir demokratik yöntemi esas alan eylemin öncüleri, destek verip katılan hiçbir grup ya da örgütün kendi siyasal sloganlarını atmalarına izin vermemiş, sadece işgal eyleminin ana temasını vurgulayan ve doğal olarak yeni sloganlar atılması öngörülmüştü: ‘Bize %99 derler’ gibi.

%82’si beyaz orta sınıf Amerikalıların 20-40 yaş arası mensuplarından oluşan ilk sistem karşıtı kitlesel eylem olarak da beliren Occupy Hareketi bir yangın gibi kısa sürede Amerika’nın tüm şehirlerine yayıldı ve bir kaç haftada onbinlere ulaştı. Ve orada kaldı.

Wall Street’i işgal için çadırlarını alıp Zuccoti Park’ta kamp kuranların, halkın da katıldığı kitlesel bir kritik eşiğe varmasını önlemek isteyen Wall Street ve sistemin medyası, eylemcilere başta hoşgörü ile bakan Federal ve Polis güçlerini harekete geçirmek için fırsat kolluyordu.

Sistem yıllardır üzerinde durduğu köle düzenin devamlılığını iki vaad üzerinden sağlıyordu: Güvenlik ve refah. Ve sistemin megafonları sistemi tehdit eden Occupy’a karşı, istedikleri mazeretleri elde etmekte gecikmedi. Eyleme katılmayı bir güvenlik ve sağlık tehlikesi ve eylemci portresini de toplumsal düzeni kaosa sürükleyebilecek ahlaksız marjinaller güruhu olarak boyamalarını sağlayacak fotoğraflar birbiri ardınca patlamaya başladı:

  • Eyleme katılanların cep telefonları, cüzdanları, bilgisayarları çalınıyordu.
  • İşgal bölgesi alkol, uyuşturucu ve cinsel faaliyetlerin kokusundan solunamaz hale gelmişti.
  • Sansasyonla beslenen medya ‘homoseksüellerin çadırlarda yatanlara asıl’dığı yolunda haberler üretirken, ana medyada kadınlara tecavüz edildiği, polise hergün bir sürü cinsel taciz şikayeti dilekçeleri verildiği haberleri yayınlanıyor, sosyal medyada paylaşılıyordu.
  • Gece yarılarından sonra, ‘Bize %99 derler’ diye slogan atarken ayakta durmakta zorlanan ve ellerinde bira tenekeleri olan bir kaç eylemcinin görüntüsü sistem medyasında sanki eylemin ana karakteri imiş gibi geçit resmi yapmaya başladı.
  • Oluşturulan algı şuydu: Açıkça %99 filan değillerdi. Halkın acılarına tercüme olmak gibi bir dertleri de yok gibiydi.
  • Hatta eylemcilerin yüz kızartıcı suçlara karşı ‘üç hata hakkı’ politikası olduğu, ahlaksızlıkların örtbas edildiği iddia ediliyordu.
  • Eylem yerine gidenlerden, gözleri medyanın yansıttığı görüntüleri arayanların uygun birkaç detay görmeleri de sistemin amacını kolaylaştırıyordu.

Eylemcilerin yalanlamaları, polisin provokatörler kullandığı açıklamalarını kimsenin duyduğu yoktu.

Öte yandan, medya ve popüler kültürün ‘tabu kırıcı’ ikonları güya överek Occupy’ın masum olduğunu, insanların şenlik içinde bir ‘fashing’ festivalindeymiş (Almanya’da ‘Mardi-Gras’ kutlamasına dönüşen içki ve sarhoşluk festivali olarak ünlenen festival) gibi eğlendiklerini söyleyerek Amerikan dindar halkının homofobik tepkilerini harekete geçiriyordu.

Eylemin sözcüleri düzenli olarak cinsel tacizlere karşı eylemcileri uyarmaya başladı. Hatta haremlik-selamlık uygulanmaya, kadınların ve erkeklerin çadırları ayrılmaya çalışıldı.

Medyaya, anti-terör istihbarat departmanından (DHS) Occupy eylemcilerinin terör ve şiddetin kaynağına dönüşebileceği, toplumsal düzeni ve çevrelerindeki ekonomik hayatı felce uğratabilecekleri ve eylemlerin yakından izlenip eylemcilerin fişlendiği ve izlendiği yolunda rapor ve kripto mesajları ‘sızdırıl’ıyordu.

1 Ekim günü Brooklyn Köprüsü’ne doğru yürüyüşe geçen eylemcileri köprüye çıkana dek önlerini açıp yönlendiren Polis kuvvetleri, onları köprüde yalıtıp kameralar önünde kuşatmaya aldı. Yürüyüş, 700 eylemcinin tutuklanması, binlercesinin yaralanmasına yolaçan bir çatışmaya dönüştü ve emniyet sözcüleri eylemcilerin ‘uyarılara aldırmadığını, yaya ve araç trafiğini engelleyerek halkın huzur, güven ve sağlığını tehdit ettiklerini’ açıkladı.

6 Ekim’de park yetkilileri parkın eylemciler yüzünden temizlenmediği için sağlık koşullarının tahammül sınırlarını aştığını ilan etti. 20 Ekim’de çevredeki halktan vatandaşlar polis karakollarına gürültü ve suçtan rahatsızlıklarını ve sağlık endişelerini duyurmaya başladı.  Sistem medyasının, eylemcilere karşı oluşturduğu sosyal algıyı mükemmelleştirmesi ardından gelen polisin gece yarılarından sonra parka düzenlediği temizleme operasyonlarına çevredeki halktan yuhalama bile gelmedi. Eylemlere kitlesel katılım başarıyla engellenmişti.

Occupy eylemcileri mesajlarını toplumsal bilinçaltına eklemeyi başarmış, sistemin öteki yüzünü gayet net sergilemiş ve dünyanın her yerinde kopyalanabilecek bir eylem modeli geliştirmiş olmasına (ve bunun daha adil bir dünya için son derece önemli bir kazanım olduğunun da altını çizerek) rağmen, orijinal Occupy, işleri protesto olan, zaman zaman yardım faaliyetleri de yapan, bazen etkili bir marjinaller hareketinden öteye geçmez hale gelmiştir.

Gelelim Gezi Parkı’na: Hükümetin, İstanbul’un merkezinde, herkesin gittiği, soluk alınabilecek nadir parklarından Gezi Parkı’ndaki ağaçları kesip Kışla ve AVM dikme girişimi kadar, Türkiye’deki iktidar sahiplerinin yanlışlığını sembolize eden daha mükemmel bir girişimi düşünülemezdi. İktidar zaten bir yıpranma ve toplumsal memnuniyetsizlikler üretme sürecidir. Toplumun tüm rahatsız kesimlerinin endişesiz, çekincesiz ve risksiz olarak yanlışlığı üzerinde ittifak edebileceği ve sistemi kamu yararına değiştirmek isteyen herkesin her yönüyle mükemmel bir fırsat olarak değerlendirebileceği bir girişim. Üstelik yıkımın yasal bile olduğu şüpheli ve hükümetin yetki sınırlarını ve haddini aştığının açık bir ifadesi.

Kamu emanetini, Kapitalizmin taşeronluğunu yapan bir dayatmacılık rejimine çevirmiş hükümetin muhalefete tahammülsüz, istismarcı, riyakar, ben dedim oldu üslubunun biriktirdiği gerilimlerin Suriye süreciyle tavan yaptığı bir zaman ve zeminde, Taksim’de ağaçları kesip AVM dikmeye kalkmak ya akıllara durgunluk verecek bir öngörü fukaralığı ya da halkın güdüleceğine olan kayıtsız şartsız bir inancın ürünü olabilirdi. Daha kötüsü ise, çok daha tehlikeli bir düzenin örtbas edilmesi için kasden yapılmasıdır.

Her yönüyle mükemmel bir kitlesel eylem için gerekli tüm bileşenlere sahip Gezi Parkı yıkımı, toplumun tüm kesimlerinde önemli bir sevgi ve saygıyı kazanmış Sırrı Süreyya Önder gibi milletvekillerinden, emeklilik maaşını alabilmek için her seferinde bankaya 6TL haraç vermek zorunda bırakılmış ve çoğunluğu hükümete oy vermiş emeklilere kadar her kesimden insanın tepkiyle karşıladığı bir girişim oldu.

Sosyal medyada hükümet karşıtı tüm aktivistleri ‘işte bizim Tahrir fırsatımız’ coşkusuyla harekete geçiren Gezi Parkı Yıkımına tepki, kısa sürede kitlesel potansiyelini gösterdi. Hatta OccupyGezi gibi Amerika’daki Occupy eylemlerinin bire bir taklidi çalışmalar yapıldı. Parkın içine çadırlar kuruldu. Kendi gaz maskeni kendin yap gibi ilanlar bile dağıtıldı.  Kepçeler engellenmiş, yeni fidanlar dikilmiş, ağaçlar katılan her grubun kendi sloganlarını taşıyan pankartlarla donatılmış, polis çemberinin içinde gerçek bir kitlesel eylem alanı oluşmuştu. İkinci günün sonunda, başörtülü bir yaşlı teyzenin Gezi Parkından bir medya kamerasına yaptığı konuşma sosyal medyada patlama yapmıştı. Yaşlı teyzenin videosu, ‘Ceronimo Anne’ olarak adlandırılıp paylaşılıyordu.

Yaşlı teyzeye, ünlü Kızılderili direnişçi Geronimo adının verilme nedeni, söylediklerinin şu ünlü Kızılderili deyişini hatırlatmasıydı: ‘Son ağaç kesilip yıkıldığında, son balık yendiğinde ve son dere de zehirlendiğinde, parayı yiyemeyeceğinizi anlayacaksınız.’

Ama Gezi Parkı için direniş eylemi, muhalefetleri iktidar kavgasından öteye geçmeyen, halkın genel kabullerine açıkça karşı oluşumların, ulusalcıların, bölgedeki eğlence sektörünün, marjinal sol grupların ve harekete geçirmeyi başardıkları dövmeli küpeli bira bardağıyla dolaşıp sokakta fransız usulü öpüşmeyi temel meseleleri haline getirmiş marjinal ergenlerin akın ettikleri bir yere dönüştü. ‘Faşizme Karşı Omuz Omuza’ gibi sloganların, ‘Kandıramazsın bizi molla’, ‘bu halk sana boyun eğmeyecek’, ‘içkime parkıma dokunma’ gibi dövizlerin boy gösterdiği bir marjinaller curcunasına dönen eyleme giden Ceronimo Anne gibi halk unsurlarının oturup katılması riskli hale getirildi. Ben bile oturmaya uygun bir köşe bulamadım, konunun anlam ve önemini kapsayıcı, yanında görünmekten gurur duyabileceğim bir pankart gördüğümde ise pankarta güven içinde ulaşabilmemin çok zor olduğunu gördüm.

Gezi Parkı eylemi, hiyerarşi ve imtiyaz üretmeden herkesi ortak edebilecek, ortak hassasiyetleri taşıyabilecek ve Türkiye’nin geleceği için önemli bir emsal olabilecek bir eylemdir.

3 gün içinde gelinen noktada, ülkede adalet, nefes alınacak alanlar, geleneksel değer ve güzelliklerimiz konusundaki duyarlılıklar açısından hükümet yanlısı halk kitlelerinin bile önemseyeceği bir umut olabilme potansiyeli taşıyan Gezi Parkı Eylemleri, daha doğmadan halktan kopmak eğiliminde. Oysa sadece sessizce oturmak bile yeterdi.

Bu eylem, halkın çoğunluğunun mevcut hükümete oy vermesine neden olan ve muhalefeti temsil eden, kavramların içini boşaltıp mevzi kazanımlar peşinde koşan söylemler tarafından esir alınma, dolayısıyla kendi kendini sabote etme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Eylemlerin, hükümet tarafından da ben ne istersem yaparım’ın bir enstrümanı haline getirilmesine engel olunmalıdır.

Polis ve kamu idaresi açısından, Gezi Parkı’nın şiddeti göze almayanların gidemeyeceği bir yer haline getirilmesi hükümetin işine geliyor gibi görünürken, aslında hükümetten pek de memnun olmayan polis unsurları, gerileme devrinin Yeniçeri Ocağı refleksiyle yapılacak ‘yanlışlık’la oldu eylemleri ile gerilimi tırmandıracak gibi görünüyor.

Oysa, Ceronimo Annelerin oturduğu bir eylemi polisin biber gazıyla bombalaması, gülle hızıyla insanları yerden yere çalan su kütleleri ateşlemesi kolay değildir.

Polisin ve polisle çatışmak için bahane arayan marjinal grupların agresif tutumlarının, şiddet ve kaostan medet umanların (hükümet düşürme, askeri sokağa çekme, sivil çatışma üretme gibi) sosyal mühendislik çabalarının ve hükumetin ‘yıkacağız’ kararlılığının; olayı bir inatlaşmaya tırmandıracağı ve bunun hükümete destek veren batı medyası nezdinde de ülkeyi zor duruma düşüreceği açıktır.

Gezi Parkı ve benzeri eylemlerin, ülkenin Ortadoğu’da içine battığı krizin uzantısı özel harekat operasyonlarına açık ve elverişli bir sürece dönüşebilir olma tehlikesi de cabası.

Gezi Parkı konusunda da maalesef şartları değiştirme kudreti hükümetin elindedir.

Hiçbir iktidar, muhalefetini her zaman yenilgiye uğratmakla beka bulmaz. Suriye rejimi tutuklu çocuklarını isteyen aile reislerinin sarıklarını fırlatmasaydı, Suriye büyük ihtimalle bugün çok daha olumlu bir noktada olacaktı.

Muhalefetin bir zaferine razı olmak iktidarların ömrünü kısaltmaz, uzatır. Köşeye kıstırılmış, içinin boşaltılmasına zorlanmış bir muhalefetin hiç kimseye yararı olmadığını azıcık tarih, sosyoloji veya siyaset okumuş herkes bilir.

Hükümet hatırlamalıdır ki, mücadele ettikleri önceki iktidarların yöntemini takip etmek hatta kamu gücünü daha da şiddetli bir dikta enstrümanına dönüştürmek, kendini kendisinden öncekilerden daha kötü bir sona hazırlamaktan başka bir şeye yaramaz. Ülkeye ve ülke geleceğine ödeteceği bedel de cabası.

Bu yıkımın, gerçekleştiğinde her ne olursa olsun, artık tarihe de bir kara leke olarak geçeceği açıktır. Gerilimi inatlaşmaya döndürmekten hükümetle birlikte tüm ülke büyük yaralar alacaktır.

Lekenin ve potansiyel yaraların büyümemesi için, Ceronimo Anne gibi annelerin hatırına olsun, Gezi Parkındaki yıkım projesi derhal iptal edilmeli, halktan özür dilenmeli, polis çekilmeli ve tüm etkili aktörler, tırmanışı durdurup, Gezi Parkı’nın herkesin parkı haline gelmesi ve kalması için elbirliği etmelidir.

Gezi Parkı’nın park olarak kalmasını sağlayacak sivil bir zafer, hepimize iyi gelecek.

gezi-parki-nda-biber-gazi-gunun-fotografi

NOT: Yazının yayınlandığı dün, polis Brooklyn Köprüsü’ne benzer bir yöntemle göstericilere saldırıya geçti, aralarında Sırrı Süreyya Önder’in de bulunduğu pek çok kişi ağır yaralanırken, sosyal medya sahte ölüm haberleriyle çalkalandı ve ilk eylemcilerin kitleselleşmeyi başaramayacağı gibi göründüğü eylemler, Hükumetin emrindeki güçler ve toplum mühendisi provokatörler tarafından bir anda kitleselleştiriliverdi. Diğer şehirlere de sıçratılan eylem, biber gazı bombalarının kesif dumanları ve hükumet istifa sloganlarıyla sokakları inletmeye başladı. Rüzgar ekenler, fırtına biçeceklerini öngörmez, polis eylemcilere kan kustururken parmaklarını oynatmazken, bir Arap Baharı provası tetiklendi ve dünya basınına servis edilmeye başladı.

Ülkenin ödemek üzere olduğu yeni bedellerin ne olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. 1/Haziran/13 03:30

Bunu da okuyun...

İktidarın Beteri Kendisidir

“Zulmedenlere meyletmeyin ki size ateş dokunmasın. Sizin Allah’tan başka yardımcınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz!” …

2 yorumlar

  1. Mehmet Bey “Umuda İhtiyacı olan Müslüman’ın Gezi Rehberi” yazınızda bahsi geçen Gezi parkı ile yukarıda fotoğrafını çektiğiniz Gezi parkı arasında bir fark var mı? Ben bu yazıdan aslında eylemin başlangıcının çok güzelken birden işin bozulduğunu ve ürkütücü bir hal aldığını söylediğinizi anlıyorum fakat diğer yazıda bu fotoğrafın dışında bir şey anlattınız belki anlattığınız şeyin ekseni farklı.

    Ben sizin yazıyı yayınlamanızdan bir gün önce sabah çadırların yakılması ve özellikle son dönem artan polis şiddetine karşı evden çıkarken eylemlerde hep elimizde simge olan Filistin bayrağını alıp çıkmıştım. İşyerinde izlediğim videolarda lanet okudum ve akşam destek için kesin gideceğim diye düşündüm fakat öğlene doğru izlediğim bir videoda İlhan Cihaner’i görmek beni durdurmaya yetti. İlhan Cihaner varsa bu iş başka bir şey midir diye düşündüm sonra kendi kendime komplocu düşünme git yerinde gör deyip ertesi gün yani 1 Haziran 2013 Cumartesi günü yapılan Fatih Cami’nden Edirnekapı Şehitliğine doğru yapılan Mavi Marmara şehitlerini anma yürüyüşünden sonra Taksim’e gittim. Taksimden polis çekilmişti fakat ulaşım Şişhaneye kadar sağlanıyordu. Şişhane’de indikten sonra İstiklali görmek adına ara sokaklardan birisine girdim. O bölgeyi iyi bilmeme rağmen yanlışlık sonucu Nevizade içinden geçmek zorunda kaldım.
    İnanılmaz bir kitle vardı her yer çok kalabalıktı. 2004 senesinde Kadıköy’de kombine biletle 1 sene boyunca maç izlemiş birisi olarak bu kadar sayı olarak ahlak yoksunu bir kitleyi ilk defa gördüm. Hiçbir önyargım yoktu İlhan Cihaner dışında o ana kadar katılımcılara dair fakat akşam Ulusal Kanal’ın yaptığı yayın beni biraz rahatsız etmişti buna rağmen eylemcilerin Ulusal Kanal’ın çizdiği profil dışında kişiler olduğunu düşünüyordum. Nevizadede böyle bir güruha rastlamadım. Hayatımda bu kadar kalabalık bir topluluk tarafından annelere/eşlere edilen küfürler canımı çok sıktı. Hatta kendi ettiğim küfürleri gözden geçirmek zorunda kaldım. Bu kitlenin Nevizade içinde alkol tüketen kitle olduğunu düşündüm fakat İstiklal’e çıktığımda da farklı bir manzara görmedim. Herkes alkol tüketip belki kazanılan o günkü zaferi kutluyordu fakat edilen küfürler hep aynıydı. Yan yana durabileceğim herhangi bir kalabalık göremedim ve meydana dahi çıkmadan –ki meydanda vandallık o gün had safhadaydı- taksiyle eve döndüm.
    Yine de hem Gezi eylemlerin başlangıç kısmında hem Gezi öncesi 1 Mayıs gösterileri olsun, Emek Sineması yıkımı olsun polis şiddetini bulunduğum her ortamda eleştirdim ki aslında eleştirilerim sadece Gezi ile sınırlı değildi. Bunun için iktidara yakın çevremizden tepki görüyorduk ki hala görüyoruz. Tüm gördüğüm o tuhaf kitleye rağmen ertesi hafta sabah yapılan polis müdahalesinden sonra yine Gezi parkına gitmeye karar verdim. Metro çalışmıyordu Osmanbey’den yürüyerek Taksim’e geçtim. Park çok kalabalıktı ve parkın etrafı kalpaklı Mustafa Kemal fotoğraf Türk bayrakları ve TGB flamaları ile doluydu. Bu flama ve bayrakları gördükten sonra ayaklarım parka doğru adım atamadı ve yine geri döndüm.
    Sonraki hafta festival havasında geçen hafta ise hiç parka uğramadım uğrayasım da gelmedi. Eyleme destek veren ve bence bu eylemlerle biraz da kimliğini hareketlerinin gidişatını değiştiren Müslümanlar da en başbakan kadar canımı sıkıyor. Daha önce NATO karşıtı bir eylemlerine katıldığım Anti-Kapitalist Müslümanlar maalesef başbakanı eleştirdikleri dilin bir benzerini kullanarak Müslümanlara çok ağır hakaretler etmekteler. Yeni girdikleri bir grubun kendilerini alkışlamalarının heyecanına çok kapıldılar ve savundukları mesajı öncelemektense alkışlanmayı tercih ettiler. Ve bu arkadaşlar tüm neredeyse tüm cemaatler AKP iktidarı ile sisteme entegre olmuşken muhalefet açısından güzel bir yerde duruyorlarken şu an kullandıkları dil maalesef bir çok Müslümanı dışlamış/ötekileştirmiş durumda.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir