Ana / Yazı / Zulüm bizden kardeşim, bizden.

Zulüm bizden kardeşim, bizden.

“Çünkü aklımızda hep tutalım: İslam’ın ilerlemesini –her türlü ilerlemeyi- itaatkar ve teslimiyetçiler değil, cesur ve itiraz sahibi isyankâr ruhlular gerçekleştirecektir.” —Aliya İzzetbegoviç/İslam Deklerasyonu

Bu yazıda, henüz duyarlılığını kaybetmemiş; boyun eğmemiş, ama şaşkın, kızgın ya da beraber saf tutuyoruz ne edelim deyip bağrına taş basan üzgün kardeşlerimle kucaklaşmak istiyorum. Sayıları az, biliyorum ama Allah’ın iltifatının onların istikametinde olduğuna inanıyorum. Onların kalbinde adalet adlı bir nehir akar ve onlar Allah’la halka tutanlardır. Bu yazı onlara bir selam olsun.

Asıl biz aldatıldık diyebiliriz ama demeyeceğiz. Allah’tan başkasına teslim olmayanın metaneti ve sahtenin sahteliğine tanıklıkla başlayarak yürümeye devam edeceğiz.

İslami tepki ve birikimi hadım etme projesi kemale eriyor. Türkiye’de İslam davasının aktörlerini baştan çıkarıp ırz ve namuslarından vazgeçirme sürecinin son ve belki de en başarılı hamlesinden geçiyoruz.

Müslümanların nefsi müdafaası sisteme paspas kılındı. ‘Türkiye’yi İslamsızlaştırma’ projesi, İslami tepkinin içinden devşirilmiş zaaflarla gerçekleştirilirken, İslami olan her şey içeriksiz hale getiriliyor.

Vekalet verdiklerimiz bize ait bir oyunu değil, başkalarının oyununu oynuyor.

Atlarımızı boğdurup köpeklerimize eğer vurdurdular. Atlar bizimdi, köpekler hep onlardan beslendi.

Bu sürecin tüm kötülüklerini İslamcılığa (İslam’a) ve dindarlara yüklemeye çalışan Türk Solunun aktörleri de aymazlığın ve ahlaksızlığın dibini bulmuştur. Çünkü bu sonuç bal gibi onların da eseridir. Cumhuriyetin enjekte ettiği aşağılık komplekslerinin, İslam’dan kaçışlarının, İslam düşmanlıklarının eseridir. İslam’dan kaçanlar, İslam’dan utananlar, ülkeyi korkulu rüyalarında göremeyecekleri bir sağcılık türüne teslim ettiler.

Bir yandan tüm ülkeyi Şeytan düzenine diz çöktürürken, utanmadan direniyoruz diyen bu yozluk, ‘Erdoğan mı? Erbakan mı?’ sorusuna cevap verenlerin eseridir.

Şimdi vakit, soruyu umursamayanların vaktidir.

Bir devletin büyüklüğü, aydınlarının ufkuyla sınırlıdır. Ufkumuzun resmi, yeğenlere, bacanaklara, teşkilat başkanlarının yakını müteahhitlere irtikap ettirilmiş ve betondan inşa edilmiş büyük camilerin avlularında, birikimlerini belediye gecelerinde göbek dansına tahvil etmiş “küçük adam”ları okuma müptezelliğidir. Onların devleti şiddet, medeniyeti cinnet, ihtişamı şarlatanlık olacaktır.

Oysa ve ama biz Müslümanlar devletle değil; davetle, adaletle, istikametle mükellefiz. İstikameti müstakim olanların ihtişamı şehadettir (tanıklık). Herkes için adaleti üstün tutan tanıklık. Kula kulluk hâk ile yeksan olsun cehdiyle tanıklık. Müslümanca yaşama teyakkuzuyla tanıklık ve örneklik.

Vekaletimizi alanlar, tüm ülkenin selametini düşünen vekiller değil, bir geçiş projesinin aktörleri olduklarını defalarca ispat ettiler. Onlara sahne aldıranların amaçları ile aralarındaki tüm doku uyuşmazlığı başarıyla giderildi.

Adımıza sahne al(dırıl)anlar, kuklacıların amaçlarının bilincinde olsalardı, mesela Kürtlerle ortaklığın demokratik çözümüyle ülkeyi Emperyalizmin ipoteğinden çıkarabilirlerdi. Ama iktidarlarının gününü kurtarmak için, yarınları ipoteğe devamı seçtiler.

Askeri idare kuralları (OHAL) altında, tehdit, yalan ve baskıyla nihayet tam düzenbazlık eşiğini de aşmış bulunuyoruz. Yeni Türkiye, 28 Şubat’ın başarısıdır ve 16 Nisan’da kemale ermiştir.

Reisin Demirel’den ya da Özal’dan farkı, daha az kitap okumuş olması ve İmam-Hatip mezunluğundan daha fazla değildir. Samimiyetini ispat etmiş ilk dürüst ve omurgalı sesle mağlub olmazsa, geride paramparça bir ülke bırakıp gidecek ya da er geç Fethullah Gülen gibi tasfiye edilecektir.

Post-Kemalizm’e geçirilen Türkiye’nin düşünen dimağlarının cevaplaması gereken soru şudur: Türkiye’nin Post-İslam’a geçirilmesine seyirci mi kalacağım?

Sayıları birkaç bini geçmeyen, maşalar ve psikopatlardan oluşmuş vahşet güruhlarının 1,5 milyar Müslümanı temsil makamına çıkarıldığı dünyamızda; vatanseverlerin, bu topraklara aidiyet duyanların cevaplaması gereken soru şudur: Türkiye’nin dünya sistemi düzenbazlarının doğrudan askeri ve ortada sıçanı haline getirilmesine seyirci mi kalacağım?

Hukukun ve adaletin gerilemesiyle hiçbir ülke daha güçlü ya da daha istikrarlı hale gelmedi. Hiçbir toplum firavunlarla felah bulmadı. Kimsenin “ama” diyemediği hiçbir tek adam payidar olmadı.

Türkiye’nin problemi adalet problemidir; fırsat eşitliği problemidir; kendi kimliği ve tarihiyle yüzleşmekten, halklarını adaletle kucaklamaktan kaçınma problemidir; yerli bir eğitim sistemi geliştirememe problemidir; hukuk sistemi problemidir; devletin halkın ve hukukun emrinde örgütlenme yerine halka karşı örgütlenmiş olması problemidir…ila-ahir.

Kim engelledi güç üstüne güç verdiklerimizin kontrol ettiği tüm kurumlarda liyâkat ve ehliyet esasıyla istihdamı kural haline getirmesini? Gerçekten kim engelledi adil bir Anayasayı, bir sosyal mutabakatı? Yerine, daha fazla güçten başka ne istediler?

Vekalet verdiklerimizin gücü arttıkça ekonomi, ihracat, eğitim, hukuk, adalet daha mı iyiye gitti? Müslümanlar daha mı huzurlu oldular? Gazetelerimiz daha mı az savaş, tehdit, kumpas, kaos başlıkları attı? Ölen gençlerimizin sayısı mı azaldı? Asgari ücret daha mı az asgari oldu? Daha az insanımız hapishanelere mi girdi? İnsanlarımızın gelecek umudu, iş olanakları daha mı arttı? 15 yılda çocuk işçiliğini nasıl oldu da bitiremediler? 80 yaşındaki insanlarımızı çek çek arabalarıyla ekmek kovalamaktan nasıl oldu da kurtaramadılar? En zengin 100 kişimizin serveti, asgari ücretin 220 milyon katına nasıl çıktı?  Nasıl oldu da İslami davadan geldiğini iddia edenler, onca yılda sadece dünya sisteminin tam bir yerel kopyasını üretmekten öteye geçmediler? İslami olan her şeyin dibine kibrit suyu dökmeyi nasıl başardılar?

İhtiyacımız olan adalet, hukuk, sorumluluk, vicdan, tevazu, denetim, şeffaflık, hukuk karşısında eşitlik değilse nedir siyasi idare? Devlet nedir? Daha çok güç, kontrol ve denetimi tamamen kontrolümüze aldığımızda ülkemiz daha adil olacak idiyse, son 5 yılda Erdoğan gücüne güç kattı ama ülkenin yarısı diğer yarısından neden nefret eder hale geldi? 150 bin insan ya hapiste ya işinden atıldı ama şimdi FETÖ dedikleri cemaate,  12 yıl boyunca asıl güç ve destek verenler aldatıldık demekle yetindi.

‘Bağlılık yemini ettikleri hukuku kendilerinden olmayanlara karşı ihlal edenler ve buna göz yumanlar zalimdir’ demedi mi Allah’ın ayetleri?

Mağdur olmak yetmez, haklı olmak zorundayız.

Haddini çoktan aşmış ve zıddının bünyemizdeki kanserine dönüşmüş iktidarın kendilerine haklar kazandırdığı vehmindeki Müslümanlara tekrar tekrar sorulmalıdır: Kazandığımızı sandıklarımız, kaybettiklerimizi satın alacak mı sanıyoruz?

Öncekiler hiç olmazsa suçlarını Allah ve Ümmetin bekası adına hareket ettikleri iddialarıyla örtbas etmiyordu.

Hz. Peygamber Aleyhisselam neden kabul etmedi başkanlık teklifini? En zengin olma teklifini neden reddetti? Başkan olduktan sonra iyi bir ekiple, güç konsolidasyonuyla zaman içinde toplumu dilediği gibi dönüştürmeyi O düşünemedi mi? Tek yapacağı bir kaç putu ‘şefaatçi’ saymak, kadınlara miras hakkı, infak, Allah’ın hukuku indinde herkesin eşit olduğu gibi konularda ısrar etmeyi ertelemekti. Niceleri, o toplumda sahip oldukları imtiyaz, şeref ve haklardan vazgeçmedi mi? Peygamber ve sahabeleri ne için katlandılar onca eziyete?

Kendine İslamcı diyenler kendilerini şimdi çöpe atan siyaseti de suçlayamazlar. Müslümanlıklarını, insanlıklarını siyasetin emrine verip iktidarı kahpe ayarlarına döndüren onların onursuzluğu olmadı mı? Her seçimden önce bunu atlatalım eleştireceğiz dediler ama yaptıkları en büyük eleştiri, birbirlerinin etini yemekten öteye geçmedi.

Meselesi olan ve iktidarın baştan çıkaramadığı Müslümanların, hareket alanları tükenmeden silkinmeleri gerekiyor. İtaat etmeyenin dinine de bakmıyorlar artık.

“Zulüm bizdense ben bizden değilim” sözünü her yıl tekrarlayanların alkışları eşliğinde zafer balkonlarında boy veren zulüm, ‘zafer zafer büyüyen’ zulüm bizden kardeşim, bizden ve bizim sessizliğimizden.

Herkesin bulunduğu her yerde imkanları elverdiğince bünyemizden devşirilmiş bu istikbar düzeniyle mücadele etmesi mümkün. ‘Neden?’ diye sormaları. ‘Hangi hakla? Neye dayanarak? Tüküreyim maslahatına, söyleyin bakalım DOĞRU mu? Hakkımız var mı? Bu kararnameyi imzalarken aklınız neredeydi? Utanmıyor musunuz?’

Ya itaat edeceğiz ya da itaati tebliğ edenlere tekmeyi basacağız. Ya sadece ahlaklı bireyler olup suya sabuna dokunmadan yaşayacak ya da daha önce hiç olmadığımız kadar eleştirel ve cesur olup alanlarımızı geri alma mücadelesine girişeceğiz.

Karşımızda güçte kalmaktan başka hiçbir davası ve iddiası kalmamış bir piramit var.

Hocaların, alimlerin, ilahiyatçıların Allah’a çağırmak yerine devlete/polise itaat etmeyi telkin ettiği düzenin adı Kur’an’da Firavun düzenidir; yani şirk ve zulüm düzeni.

Mavi Marmara’daki dirence ve şehitlerimize “manyak” diyen ve iktidarımızın yıllardır tetikçiliğe terfi ettirdiği; ödüllere, maaşlara boğduğu megafonların sözleri, başkan yaptığımızın Gazze ve Filistin Davasını satışından ya da o süreçte ‘O gösterişçiler giderken bana mı sordular?’ demesinden daha önemli değil.

Varoluşumuza manyaklık diyenlere kızanlarımızın cevaplaması gereken soru şudur: Aynı cümleleri Merkel, CHP’li bir siyasetçi ya da Cumhuriyet gazetesinden bir yazar söyleseydi ne yapardıkı geçtim; ne hissederdik? Sonra kendimize şu soruyu soralım: “Neden Bakara Suresi’ne makara diyenlere, besleme küçük adamlara bile namusuna sahip çıkan bir Müslüman gibi tepki veremiyorum? İçinde zerre kadar İslami duyarlılık kalmış herkesin öfke patlaması yaşaması gerekmez miydi?” Bu sorulara cevap verebildiğimiz zaman iktidarın, sustuğumuz veya akladığımız her “hata”sının, vicdan ve adaleti yerle bir eden her zaferimizin bize aslında ne kaybettirdiğini de anlamaya başlayacağız.

Toplumdan soyutlanmış, kendileri adına konuşanlara hesap sormayan vakıfçıklarla yetinenlerimiz kenara çekilsin ve hiç olmazsa omurgası eğilmemişler için dua etsinler.

Adil şahitler olmak, iktidardan beslenenlerin ayazda kaldığını iddia ettiği öfkelilerin tabelası olmaktan çıkmalı artık. Hızla İslamsızlaşan ülkemizde, hiç değilse bir sonraki kuşak yüzü kızarmadan Müslümanım diyebilsin diye, açıktan, net, kesin olarak zulüm düzeninden ayrışmak ve yanlışa yanlış diyecek bir mücadele içine girmemiz gerekiyor.

Kolay olmayacak elbet, çünkü basit bir sosyal medya paylaşımını bile esas alıp insanları ekmeğinden etmekten çekinmeyen; frenini patlatmış, hukuksuz, belden aşağı vuran ve son derece güçlü bir nobranlığa kafa tutuyor olacağız. Karşımızda kâfirler, gâvurlar değil, İslami kavramları sakız gibi çiğneyenler olacak. Üstelik, muazzam bir propaganda makinesinin kategorik etiketlerine kolayca sığdıramayacağı bir dil ve üslup geliştirmek zorundayız.

Muhalif, eleştirel, sorgulayıcı, cesur olmalıyız ama mutlaka Müslümanca.

Kurucu öncüler olmaya giden yol, fitne, nifak ve sahteden ayrışmaktan; yeniden söze talib, vahye muhatab olmaktan geçiyor.

Sahtelerimiz, yalanlarımız, şarlatanlarımız sıralandı. Sisteme boyun eğme serüvenimizin son bileşenleri de tam iktidar oldu ve değerlerimizle virüslerimiz ayrıştı. Allah bizi gideriyor. Güç gücünü tahkim etti, şimdi sarhoşluktan kusacak. Tüm krallar çırılçıplak. Allah’ın kimsenin tekelinde olmadığı, kimsenin tanrıyı oynayamayacağı; hayat, özgürlük ve adaletin herkes için olduğu, herkese ayan ve beyan oldu. Herkese adalet ve özgürlük safındakilerin günü geldi. Bağımsızlığın, doğru SÖZün, liyâkat, onur, vicdan ve adaletin esas; gerisinin zülum, vahşet, kukla düzeni ve hüsran ürettiği netleşti.

‘Bu kuklaların kukla oldukları besbelli’ oldu; kuklacıların düzeni zaten kemale erdi, besbelli.

Konuşma orucu tutanların iftar vakti çattı.

Asıl mücadele şimdi.

‘Allah’ın desteklediğini tüm dünya karşısına alsa yenilgiye uğratamaz, Allah’ın desteğini yitireni, tüm dünya desteklese onu koruyamaz.’
(Maide:105, Âli İmran:144-176)

‘Ey örtülere bürünen. Kalk ve uyar.
Rabbini yücelt, elbiseni temiz tut. Kötülüğün ateşinden uzaklaş.
Karşılık beklemeden iyilik yap ve başa kakma.’ (Müddessir: 1-7)


Bunu da okuyun...

Sivil değil, halk değil; dernek, sendika, vakıf değil; iktidara kul istiyorlar.

PAYLAŞIN: FacebookTwitterGoogle+PinterestE-mailWhatsApp Bu yazı, 100 binden fazla Sivil Toplum Kuruluşu olan ülkede sivil toplumun ve ülkemizin ...

NOT: Lütfen aşağıdaki "cevap yazın" formunu kullanarak yorumlarınızı ekleyin. Merak etmeyin, eposta adresiniz yayınlanmıyor ve paylaşılmıyor. Lütfen google reklamları için kusura bakmayın, Paypal Türkiye'den ayrıldığından beri siteyi yayında tutma masrafları için destek kaynaklarımız durdu.

Yazıyı sitenizde ‘blog’unuzda filan paylaşırken lütfen giriş kısmından sonrasına LİNK vererek buraya yönlendirin çünkü eklenen yorumlar da yazı kadar önemlidir ve düzeltme veya güncelleme yapabilirim.

 

7 yorumlar

  1. Selam üzerine olsun. İçime soğuk sular serpen yazıların için seni çok seviyorum. Mehmet Efe çok yaşa e mi! Muhteşem bir yazı.

  2. Yazıda tarım ve sağlık alanlarına değinilmemiş olması bir eksiklik. Ayrıca mavi marmara olayı ile ilgili de tam olarak aynı görüşleri paylaşmıyorum. Bunun dışında aşağıdaki hususların da yazıya ilave edilmesi gerektiğine inanıyorum:
    Gıda endüstrisi; katkı maddeleri, gdolu ürünler ve kısır tohumlar ile insanları hasta ediyor; sonra bu insanlar ilaç endüstrisinin kucağına düşüp, doktorlardan medet umuyor, onlar da ilaç endüstrisinin reçete memuru gibi çalışarak kendilerine gelen hastaları daha kötü süründürüyorlar, halkı uyarmaya çalışan bir kaç istisna hariç hepsinin vebal altında olduğunu düşünüyorum. Tarım ve sağlık bakanı ise bu oyunları ortaya sermeye çalışan doktorlara karşı ateş püskürüyorlar.
    Bu iki endüstri milletin bedeni zehirlerken, milli eğitim de boş durmuyor; o da çocukların zihinlerini zehirliyor. Çocuklar bedensel ve zihinsel yönden hiç olmadıkları kadar büyük tehdit altında; alerji-astım salgın halini aldı, otizim çığ gibi büyüdü. İnsanları zorla kanser ediyorlar. Hükümetin tek yaptığı ise yol ve köprü yapmak: o da endsütri her yere rahatça ulaşsın diye.

  3. Selam olsun sizin gibi hakkı korkusuzca haykıran kalemlere. Allah yolunda bedel ödemeyi göze almayanlar değerli hiç bir şeyi elde edemediler , kazandıkları onları bu dünyada rezil ve zelil, ahirette ise cehennem ateşine odun kılacak/kılıyor. Bu ümmetin büyük çoğunluğu ilk ihanetleri ,zulümleri Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’e(S.A.A) ve sonra da bu Peygamberimizin(S.A.A)’in “Ben size iki ağır emanet bırakıyorum; biri Kur’an diğeri Ehlibeyt’imdir. Bunlara sarıldığınız müddetçe benden sonra asla sapmazsınız.” Buyurarak bıraktığı kutsal emanetlerine din adına saldırarak yaptı. En büyük ihaneti Veda Haccı’nda Allah’ın emri Peygamberimizin(S.A.A)’in tebliği ile ggerçekleşen Ilk Gadir-i Hum Bayramı yaklaşık 120 bin hacı(birkaç kişi hariç) yaptı. Allah’ın seçtiği tertemiz kıldığı (Ahzap Süresi 33. Ayet) 12 Ehlibeyt İmamını(A.S) değil nefis putlarının seçtiği baş”kan”ların , “kır”alların peşinden koştular ve koşuyorlarda. Allah bizi kutsal emanetleri olan Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeyt(A.S)’a sarılanlardan eylesin , gerisi boş iş. Allah’a emanet olunuz.

  4. Allah razı olsun Mehmet kardeş.Rabbim dalanlarla dalmayanlardan,çoğunluğun ve gücün büyüsüne katılma yanlardan etsin .Rabbimiz bizlere ayaklarımızı doğrular üzerinde sabitleme gücü versin…

  5. Nasıl bir yorum yazayım diye düşünürken. Tek cümle ile cevap yeter diyiorum; “Allah halini sözlerindeki gibi mücessem kılsın. Eğer sözlerin sammi ve doğru bir saikle yazılmışsa Allah seni hayra ulaştırsın, değilsen zaten Allah ne yapacağını bilir. Ben yalnızca sana ayna tuttum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*