Ana / Yazı / Müslüman Güce Oy Vermez

Müslüman Güce Oy Vermez

"Hasbinnal ve ni'mel vekil" (3:173)

“Müslüman güce, gücün tekelleşmesine oy vermez. Haklının ve hukukun güçlenmesine oy verir. Gücü parçalamaya oy verir.”

Bu yazıdaki önermelerimi İslam ve Kur’an’dan anladıklarım ışığında yazdığımı iddia ediyorum. Burada yazdıklarıma uymayanın Müslüman olmayacağını iddia etmiyorum. Ama Müslümanca olmayan bir tutum ve davranışın Müslümancaymış gibi muamele görmemesi gerektiğini de iddia ediyorum. Maksadım, olmam gerekeni, yapmam gerekeni hatırlamak ve vurgulamaktır. Hedefim şu anda gündemde olan herhangi bir siyasi görüşe katkıda bulunmak değildir.  Kastının aksine niyetlerle araçsallaştırılmamasını ve tarihe bir not düşmek olarak okunmasını diliyorum. Beni buradaki çerçeveye yakın küçük ya da büyük her çaba, davranış ve tercihimin bu çerçeveye yaklaşmama yardım edeceğine inanıyorum.

Müslüman güce talip olmaz; söze, kitaba ve adalete talip olur. Adaleti yıkarak, kalp kırarak, zulmederek duracak veya gelecek güce ancak muhalif olur. Gücün yayılmasını, tekelleşmeyi, oligarşiyi, vesayet rejimlerini, insanın insan üzerinde haksız tasarrufunu reddeder. Atom bombasını istemez, aksine, kitle imha silahlarının yok edilmesine çabalar, sığınaklar geliştiren teknolojilere yönelir. Müslüman, daha fazla güç değil, daha fazla adalet için uğraşır. Herkese adalet için. Allah’ın affetmediği günahın kul hakkı olduğunu bilir ve hiç bir şekilde kul hakkı ihlalinde yer alamaz, destekleyemez, onaylayamaz. Çünkü bir tek masuma zulmetmek pahasına özgür olmaktansa, elleri temiz bir Müslüman köle olarak ölmeyi tercih eder.

Müslüman iktidara talip olmaz. Hak ve adaleti yüksek tutan şahitler olmaya, insanları kula kulluktan Allah’a kulluğun özgürlüğüne çıkarmaya çalışan Peygamberin ve onun yolunu izlemeye çalışanların yoldaşı olmaya çabalar.

Müslüman yetkiye talip olmaz, sorumluluğa talip olur. Ancak sorumluluklarını adaleti üstün tutarak yerine getirmesine yarayacak yetkiyi ister, daha fazlasından domuz etinden kaçar gibi kaçınır. Çünkü bilir ki haddini aşan mutlaka zıddına dönüşür. Müslümanın zıddı zulüm, fitne, fesad ve şirktir.

Müslüman sarayların itibarına talip olmaz. İtibarı kaşanelerde, lükste, gösterişte, kabadayılıkta, uçakların sayısında, arabaların hızında, korumaların çevikliğinde görmez. Müslüman itibarı ancak insanlara hayırda yarışmakta görür. Tüm insanlara. Bu yarışın tek yargıcı Allah’tır. Sadece O’nun indinde itibar ister. Alçakgönüllülüğe, tevazuya talip olur. Arzularını kontrol etmeyi cihad sayan bir dinin mensubu olduğunu unutmamaya çalışır. Kibrin istikbara, istikbarın “müstekbir” olmaya, “esfel-i safilin” olmaya yol açtığını bilir. Müslüman “haramdan uzak durmak” ne demektir anlamayı görev bilir. Bilir ki Şeytan’la yatanın sabah namazına kalkması muhaldir. Bilir ki debdebe ve şaşaa içinde yaşayanın, etrafında sadece kendisini alkışlayanlar ve temenna edenler isteyenin, Allah’la bağını koruması mümkün değildir. Hele hele yaşadığı debdebe halkın hakkından alınanlarla mümkün oluyorsa. Bu debdebe benim değil halkındır demesi girdiği yolun yokuş aşağı dönmesini engelleyemez. Debdebeye talip olanın evine haram girmesi, ailesi ve yakınlarının her geçen gün daha çok haram içinde yaşamaya başlaması kaçınılmaz olur.  Müslüman, kamu yetkisi verilip de itibarı debdebede, sarayda, şaşaada görenin er ya da geç zalimleşeceğini bilir. Müslüman, içlerindeki ahmakların şirk, zulüm, hırs ve egolarına hoşgörünün helak doğuracağı haberini Kur’an’dan almıştır. Bu yüzden Müslüman elbisesini temiz tutar, uyanık durur ve uyarır. (Müddessir: 1-7)

Müslüman zenginliğe talip olmaz; paylaşmaya, üretmeye, hakkıyla ticarete, herkesin faydasına olanı gözetmeye talip olur. Belli kimseler arasında dönüp dolaşan servetin ancak yetimlerin aç kalmasıyla mümkün olacağını bilir. Bir kişinin binlerce devesi olmasının, binlerce insanın devesiz kalmasıyla mümkün olacağını bilir. Allah’ın dünyayı tüm canlıların hakkı ve tüm canlıların tüm temel ihtiyaçlarına fazlasıyla yetecek kadar yarattığını bilir. Bu dengeyi bozacak hiçbir politika, siyaset, ideoloji veya projeye prim vermez.

Müslüman imtiyaza talip olmaz. Her yerde ve her işte ehliyet ve liyakatı esas alır. Allah’ın merhameti ve sevdiklerinin sevgiyle mukabelesi dışında, haketmediği hiçbir şeye talip olmaz. Çünkü imtiyazla korunmuş makamların sadece zulüm mekanizmaları olacağı bilincindedir. Piramit düzeni değil, herkesin birlikte saf tuttuğu, herkesin imam olabildiği bir halka düzeni ister. Müslüman ceket iliklemeye, temenna etmeye, ulufeye, makama talip olmaz. Çünkü Müslüman namaz kılar; ancak Allah’a eğilir ve kelime-i şehadet getirdiği her seferde, Peygamberinin bile önce Allah’ın kulu sonra elçisi olduğuna tanıklık eder ve Allah’tan başka bütün putları, ilahları, sultanları, kralları, efendileri, başkanları reddeder.

Müslüman kin, nefret veya ayrıştırmaya talip olmaz; Tevhid’e talip olur. Tevhid Allah’ı birlemek ve insanları birleştirmektir. Ötekileştirmek, kategorik düşmanlık etmek, varlık temelli düşmanlık gütmek Müslüman’ın tüm imkanlarıyla mücadele etmesi gereken bir düşünme biçimidir. Irkçılık gibi, toptancı etiketler gibi. Müslüman linç uygulamayı zulüm, düşmanlıkta aşırı gitmeyi Allah’a isyan kabul eder. Çünkü Müslüman her insanın İslam’ı hakettiğine ve her nefeste bu imkana sahip olma hakkını taşıdığına inanır. Kadını erkekten aşağı veya yukarı; siyahı beyazdan aşağı veya yukarı göremez. Suçun şahsiliğine ve cezanın üzerinde anlaşılmış hukuk dairesinde, suç oranında ve sınırında kalması gerektiğine inanır. Babası putperestti diye İbrahim’in yolunda gitmekten çekinmez, oğlu müşrikti diye Nuh Aleyhisselam’ın peygamberliğinden kuşku duymaz. İnsanları babaları, kabileleri, öncüleri, eski temsilcileri veya geçmişleriyle yargılamaktan çekinir. Asıl olanın beyan olduğuna, haller olduğuna, herkesin daha iyiye doğru değişebileceğine ve değişme hakkı olduğuna iman eder. Çünkü Hacc’a gider ve her renkten, her kültürden, her ırktan insanlarla omuz omuza, put-kıran peygamber İbrahim Aleyhisselam’ın Allah’a inşa ettiği evin etrafında halka olur.

Müslüman tatmin olmaya talip olmaz. Hele hele iki kötüden daha az kötü olana razı olmakla asla tatmin olmaz. Ehven-i Şerreyn’in öncelikle kişisel tercihlerinde iki kötüyü yapmaktan başka hiçbir seçeneği kalmadığında daha hafif olanı seçme izni olduğunu bilir ama bu durumda olmaktan ve yaptığı seçimden tatmin olmaz. İki şerden birini seçmeden de olabiliyorsa şerler arasında seçim yapmaz, hiç bir şekilde şerri onaylamaz. Razı olduğu her haksızlık, her istismar ve her zulmün,  göle atılan çakıl taşı gibi dalga dalga tüm topluma yayılacak mülevves bir kötülük olduğunu bilir. Etrafa yayılmasından endişe edilen bir yangını söndürmek için bir evi yakmakla, 100 kişinin selameti için bir çocuğu katletmek arasındaki farkı bilir. Kamu imkanlarının sadece kamu yararına kullanma hukukunun tesisi için çabalar, daha az çalanı ya da kendi taraftarlarının çalmasını tercih edemez. 250 masumun katledildiği bir darbenin intikamı için yüzbinlerce insanın töhmetle, ihbarla, delilsiz, mahkemesiz kanaatlerle mağdur edilmesine, aylarca hapsedilmesine, işkence edilmesine razı olmaz. Hakkını arayanın hakkı teslim edilinceye kadar tatmin olmaz, ondan sonra da aynı durumun tekrarlanmaması için çabalar. Düşmanın ekmeğine yağ sürebilir ya da yakınları rahatsız olur diye hakkı taşıyan söz ve davranıştan çekinmez. Çünkü inandıkları ne düşmanlarının ne de dostlarının sayısıyla kaimdir. İntikamı değil, merhameti; tatmini değil adaleti gözetir. Müslüman hep daha iyisini, daha güzelini, daha doğrusunu arar, ister, kollar.

Müslüman temel ilkelerinden tavizi gerektiren hiç bir uzlaşmaya ya da ortaklığa talip olmaz. İşine gelebilir diye zalimlerle, emperyalistlerle ticaret yapmaz, onlara askerlik yapmaya koşmaz, onların projelerinde yer almaz,  onların sofrasına oturmaz. Halılarına mızrak saplayamıyorsa, halılarına yüz sürmeye tevessül etmez.

Müslüman propagandaya talip olmaz; tebliğe, davete talip olur. İnsanlara korku, manipülasyon, montaj, algı operasyonu çekmeye kalkmaz. Yalanla, hileyle, karalamayla iş tutmaz. Mahremi faş etmeye tevessül etmez. Kendi kötülüğünü örtbas etmez. İyiliği, dosdoğru olmayı, hakkı, hayrı, sabrı, barışı tavsiye eder. İyiliği ve hakkı tavsiye ederken ücret isteyemez, maaş isteyemez, insanlara bir lütufta bulunuyormuş gibi davranamaz; can dostunun kötülüğünü aklayamaz, can düşmanına bile iftira edemez. Kendisine kötü sözler söylediler diye insanların emeklerini, rızıklarını, Allah’ın bahşettiği temel hak ve hürriyetlerini tehdit edemez, edene karşı çıkar.

Müslüman aldatmaya talip olmaz. Hele hele Allah’la aldatmaya asla cesaret edemez. Müslüman aldatılmaz. Çünkü Müslümanın parolaları vardır ve en temel parolası, karşısına çıkan her seçenekte soracağı paroladır: Hangi tercih Allah’ın rızasına daha uygundur? Parolasını muhafaza etmiş bir Müslüman, elinde kamu gücü varken, önüne getirilen “35 kişi sınırı geçiyorlar, aralarında bir tanesinin eşkiya olduğundan şüpheleniyoruz” bilgisini görünce, eşkiyayı öldürmek işine gelebilir diye 35 masumun bombalanmasına izin veremez. Hele hele katliamdan sorumsuz olduğunu iddia edemez. Ederse, Allah zulümle kararmasına izin verir ve gün gelir, kendi taraftarı bulaşmış diye hunhar cinayetleri refleks gibi kolayca  örtbas eder hale gelir.

Müslüman takiyyeye talip olmaz. Esir iken, ölüm tehlikesiyle yüz yüze iken ancak canını ve namusunu kurtarmak için bireye verilen bir zorunluluk iznini çıkar için, gündelik rahatı için, nefsini tatmin için kullanamaz. Açlıktan ölmemek için verilen domuz eti yeme ruhsatını, zekat verecek kadar rahatı yerindeyken iftarını domuz etiyle açmak gibidir bu, bilir. Hele hele iktidar iken, kamu gücü ve sorumluluğuna sahipken takiyye yapmaz. Takiyye ile riya; iman sahibi davranış ile münafık davranış arasındaki farkı bilir. Musa’ya verilen mesajın da İsa’ya verilen mesajın da takiyye ve liderleri putlaştırmaktan ötürü tahrif edildiğini bilir.

Müslüman faize, paradan komisyona talip olmaz. Faizin girdiği eve, faizin işletildiği devlete, faizle yürüyen ekonomiye, faizi hayatın parçası yapmış ülkeye Allah’ın rahmet ve bereketinin uzak olacağını bilir. Müslüman bilir ki kerhane geliriyle cami yapılmaz, hakedilmemiş parayla Hacc’a gidilmez.

Müslüman savaşa talip olmaz. Yarışa savaş demez, tutuştuğu her savaşa Cihad demez ve esasen her yerde her zaman barışa talip olur. Savaşı ancak nefsi müdafaası için veya mazlumların müdafaası için kaçınılmaz olduğunda seçer. Savaşırken Allah’ın hadlerine dikkat eder. Allah’ın rızası için girdiği savaşta yüzüne tüküreni affeder çünkü nefsi için değil, hakk için savaştadır.

Müslüman zafere talip olmaz, hak ve adalet için sefere talip olur. Zafer de yenilgi de Allah’ın nimetidir. Nice zafer sandığının yenilgi, nice yenilginin zafer olduğunu bilir. Dolayısıyla, Müslüman bilir ki: Hile, yalan ve zulümle elde edilen zafer Şeytan’ın zaferidir; hele hele hile ve zulüm İslamileştiriliyorsa.

Müslüman devlete talip olmaz. Müslümanın devlet dediği, Kur’an’ın “rüzgarınız” dediği şey olabilir. Çünkü devlet, tüm insanların selamet, emniyet, hukuk ve hürriyetini sürekli korumaya çalışmadıkça bir Firavun düzeninden başka bir şey değildir. Çünkü insanlar şirke teşnedir ve devlet en çok putlaştırılan puttur. Bu yüzden Müslüman hep devrime (inkılaba) talip olur; hem hayatında, hem sokağında, hem ülkesinde; her zaman yozlaşmaya, çürüme ve kokuşma üretecek durgunluğa, sorgulamadan veya akletmeden kabul etmeye karşı sürekli bir teyakkuz halinde olması gerektiği bilincinde olur. Ne devlet, ne vatan diye bir kutsalı olur ne de millet. Müslüman kendini merkez görmez, üstün görmez, hakikatin tekelinde olduğuna inanmaz. Kendisine karşı konuşanın sözünü ağzına tıkamaz, duymamak için kulaklarını tıkamaz. Çocuklarını bu bilinçle yetiştirmeye çalışır. Kendi kurduğu devleti “eğri kılıçlarla” düzeltmeyi, herkesin hukuku için içtihadı, tahrif edicilere karşı ihyayı, saraylar kurmaya karşı yerde yatan Peygamberlerin sünnetini esas alır.

Müslüman biz için bize talip olmaz. Ümmetçiliği, halkçılığı, cemaati ya da müessesesi zulmü bizleştirmeye başladığı anda zulümle mücadele eder, durduramıyorsa hicret etmekten, yolunu ayrıştırmaktan, mahalleden uzaklaşmaktan çekinmez. “Zulüm bizdense ben bizden değilim”e taliptir o.

Müslüman oy veya onay istemez. Rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in “sizden oy isteyene, beni seçin diyene oy vermeyin” derken ne kastettiğini anlar. Müslüman inanır ki Allah’ın onayından daha kutsal bir onay olamaz. Müslüman bilir ki “Allah’ın desteklediğini tüm dünya karşısına alsa yenilgiye uğratamaz, Allah’ın desteğini yitireni, tüm dünya desteklese onu koruyamaz.” (Maide:105, Âli İmran:144-176) Müslüman güç ve iktidarın insanın nefsini en çabuk kirleten ve zulme en çok yol açan imtihanlar olduğunu bilir.

Müslüman güce, gücün tekelleşmesine oy vermez. Haklının ve hukukun güçlenmesine oy verir. Gücü parçalamaya oy verir.

 

Bunu da okuyun...

Ayazda Kalmış İslamcının Türküsü

bu mülevves döngü mü sarıldığımız urgan bu muydu son durağı derin sular geçmenin tahkir bodrumlarından …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir