Ana / Tefrika / Umuda İhtiyacı Olan Müslümanın Gezi Rehberi…

Umuda İhtiyacı Olan Müslümanın Gezi Rehberi…

Oyumu Sana Verdim Ama

 

Ve sattın mı savaştaki yürüme rolünü, bir kafeste başrol oynamaya?
Ah nasıl isterdim, nasıl dilerdim burada olmanı
Alt tarafı kaybolmuş iki ruhuz bir akvaryumda yüzen, her sene
Aynı eski zeminin üzerinde koşan
Ne buldun? Aynı eski korkuları
Keşke burada olsaydın.”
– Pink Floyd – Wish You Were Here (Çev. M.Efe)

Sana önce gençliğimden söz edeceğim. İslamcı günlerimi yad edeceğim. İktidara yakınlaştığımız günleri. Sonra ‘çekip gitmenin türküsü’nden dem vuracağım. Sonra kendimi nasıl Gezi Parkı’nda bulduğumu, Gezi eylemlerinin benim için anlam ve önemini anlatacağım ve bana ve arkadaşlarıma attıkları ‘Neden Sustun Çiçeği’ni göstermeye çalışacağım. Sonra, arkamızda çürüyen bir dünya, tarihin kirli okyanusu kıyısında, ayaklarımızı süpüren yeni bir dünyanın dalgalarını tarif etmeye çalışacağım. İliklerime dek hissettiğim bu yeni dünyanın öncülerinin ipuçlarını paylaşacağım.

Haydi Bismillah!

1. Buradaydım.

Akıl baliğ olduğum günden beri, okumak, düşünmek, yazmak ve konuşmak hayatımın en belirgin yanları oldu. Gölgesinde doğduğum kültür ve toplum düzeni ise İslamcı olmaktan başka ve daha anlamlı bir seçenek bırakmamıştı benim için. Örgütlü mücadelenin önemine inanmakla birlikte, hiçbir örgüt ve cemaatin öngördüğü hiyerarşi ve üyelerinden beklediği düşünme ve davranış kalıpları uymuyordu bana. Özellikle, ‘anlamıyorsan tevil et, sen abilerden daha mı iyi bileceksin?’ türünden dayatmalar. Çözüm olarak, doğru bildiğim eylem ve söylemleri kimden gelirse gelsin desteklemek, yanlışı kim dayatırsa dayatsın karşı çıkmak da kaçınılmaz bir çaba haline geldi. Bunun Müslüman olmanın ‘La ilahe illallah’ kuralına da uygun oluşu, kişiliğimi koruma reflekslerimi içselleştirmemi kolaylaştırdı.

Yukardaki cümlelerle başlayıp oradan, Kürtçe tabirle  ‘qûna xwe şuşt da ser punge’ (‘kıçını yıkayıp reyhana oturmuş’); kendinden memnun, emin bir üslupla devam etmek isterdim. Ama doğrusunu istersen, sistem kötüydü ve sisteme karşı ne varsa ilgi alanıma giriyordu. Mütedeyyin bir aileden olmamla başlayan Müslüman kimliğim, Müslümanlığı ezmeyi ve ülkenin üzerine kahredici aşağılık kompleksini boca etmeyi ideoloji haline getirmiş bir Oligarşinin Cumhuriyeti altında şekilleniyordu. Bu da beni ona karşı çıkan ve Müslümanlığa vurgu yapan her görüş, örgüt, yapı ve söylemin etkisine son derece açık hale getirmişti. Yaşıtlarımın kimi cemaatlerde, kimi vakıflarda, kimi tarikatlarda soluk almayı seçti. Bencileyin birkaç huysuz çocuk da bir orada bir burada kendini tanımlamaya çalıştı. Hepimizin ortak paydası, sistemin bizi kucaklamadığıydı.

Annelerimizle çelişen bir sisteme eklemlenmemiz imkansızdı.

Sonuçta, gençliğim, mücadele geleneğimizin öncülerini, mücadeleye katkılarıyla öne çıkmış ağabeyleri okumak/dinlemek/izlemek, İslam’ı yeniden tarihin ve dünyanın merkezine yerleştirme mücadelesinin zincirine eklenmek amacıyla dergiler çıkartmakla geçti. Sistem, akrabalarımı Kürt diye dipçikler, köylerimizi yakarken, öte yandan annemin başörtüsünü iç düşman tayin ettiğinde, yine aynı sistem,  ailemizin tek dehası ve bir bilim kadını olmak isteyen kız kardeşimi bir sembole indirgeyip, başörtüsüyle okumasın diye okul kapılarında tartaklayıp, ikna odalarında aşağılamaya başlayınca eylemler organize etmek veya eylemlere katılmak, doğal olarak devlet eliyle yargılamalar, yaftalar, çeşitli çap ve ebatlarda cop, tekme, dipçik ve hakarete muhatap olmak da benim için kaçınılmaz olmuştu. O kadar önemsiyordum ki Devletin kişiliğime saldırılarını, yakın arkadaşlarımla bile paylaşmak istemiyordum. O benim davaya küçük katkımdı. Yazılarım gibi bana aitti. Eylemlerimiz de kendimi ifade etme ihtiyacımın birer tezahürüydü. Bana aitti.

Düzeltecek çok şey vardı, atılacak çok slogan ve ben hepsini düzeltemezdim ama başörtüsüne saldırı, tüm diğer zulümlerin kaynağının bana dönük yüzüydü, düzeltilmesi gereken herşeyin bir sembolüydü ve o sembolü savunmakla başlayabilirdim. Onu savunmayı başarabilirsem, kaynağın ayakları altındaki halıyı çekebilir, boğazımı sıkanın hayalarına kendi tekmemi atabilirdim. Bana aitti.

Eylemlerimizin zaman zaman radikal grupların, ‘kuşların göz bebeğine hak yol İslam’ yazmak isteyenlerin, ‘Toroslardan aşacağız Çankaya’yı basacağız’ sloganlarının, savaş düzenine geçmek isteyenlerin, silahlanıp İslam Devrimi isteyenlerin de katıldığı, sistemin aramıza serpiştirdiği ajan provokatörlerin de ellerinden geleni artlarına komadığı eylemler olmasına rağmen bu böyleydi. Başıma başörtüsü takıp, tişörtüme ‘aşırı dinci’ yazıp İstanbul Üniversitesi’nin kapısına dikildiğimde ve gülerek ‘lan oğlum bak git!’ diyen polis memuruna küfrettiğimde ne kadar haklı hissediyorsam, meydanları inleten ‘İslami Hareket Engellenemez’ eylemlerinde de o kadar haklı hissediyordum.

Devlet, uzantıları ve hegemonyanın medyası ‘İrancı bunlar’ dediğinde, devrim muhafızları gibi giyinip ‘Humeyni Ey İmam’ marşları söylemek vacip hale geliyordu.  Sistemin sembollere indirgediği her şeyi bayraklaştırarak savunmak onurumuzdu. Onur böyle bir şeydi.

Sistem’in nefret ettiği her sembol sevimliydi.

Devlet KürtTürk mü olacağıma, Türklüğün ne olduğuna, neye nasıl inanacağıma, inancımı nasıl yaşayacağıma, ne okuyacağıma, nasıl giyineceğime, nasıl konuşacağıma karışamazdı. Buna direnmek Müslüman olmanın doğal bir tezahürü olmalıydı. Biz meşruiyetimizi ne yanımızda bağıranlardan, ne eylemlerimizi adil olmayan amaçlara saptırmak isteyenlerden ne de düşmanlarımızdan alıyorduk.

Hak her zaman hakdı. Bu, bu kadar basitti.

Güzel günlerdi. Zordu, doğal değildi ama güzeldi kardeşim! Direnişin, mücadele teyakkuzunun, insanı, evrendeki her şeye güçlü ve anlam yüklü bir bağlayışı vardı.

Ben yazarken, ülkeme egemen hegemonya ve uzantıları, beni İslamcı diye tanımlıyordu. Bence bir sakıncası yoktu… İslamcılık Allah’ın teklif ettiği yaşam biçimini aktif olarak paylaşmak ve onun siyasal bir sistem olarak ifadesini olabildiğince yüksek sesle haykırmak demekti.

Mücadelemiz mevziler kazanmaya başladığında da ben, belki biraz da zaten Müslümanca siyasal tepkiye çok yakın bulduğum sol ve anarşizm kitaplarının da etkisiyle, düşmanımıza dönüşme tehlikesine karşı kendimce bir şeyler söylemeye çalıştım. Biz güce değil söze talip olanlardık; adalet, bağımsızlık ve özgürce, Müslümanca yaşamak isteyenlerin mücadelesiydi mücadelemiz; Batı ve Emperyalizme karşı halkların nefsi müdafaasıydık.

Bu, ‘halka’ ile ‘piramid’in savaşıydı. Birleştiren ve eşitleyen ile, parçalayan ve köleleştirenin savaşı. Sadece Allah’a kul olmanın özgürlüğü ile, kullara kulluğun savaşı. Cemaat olup saf tutmak ile imtiyazların ve hiyerarşinin savaşıydı.

Müslüman olmak, özgürce seçmek ve Allah’dan başkasına kul olmamak özgürlüğü ve bunu herkes için istemek sorumluluğuyla bir teyakkuz sahibi olmaktı. Herkes bu mücadeleye katkıda bulunmak çabasında olmalıydı. Ve saire.

Birlikte eylem yaptıklarım, “İslami Hareket’i eleştiriyor,  düşmana koz veriyor, gençleri örgütleri terk etmeye çağırarak pasifize ediyor, kız erkek ilişkilerini meşrulaştırıyor, bizim cemaate hakaret ediyor, haddini bilmiyor” v.s. v.s. gerekçelerle ilk kitabımın afişlerini parçaladığında, yalan ve iftira kampanyaları başlatıldığında, inadına okul bahçelerinde, kalabalık kahvehanelerde başörtülü kızlarla oturup sigaralar paylaşıyor ve Nuri Pakdil, Sezai Karakoç tartışmayı onur biliyordum. Zorbaların sevmediği herşey sevimliydi. Normalde yapmayacak olsam bile.

Bir keresinde, entelektüel ilgilerini abilere onaylatmayı marifet sayan biri, etrafına 1. 2. sınıflardan bir grup öğrenciyi toplayıp fakültede yolumu kesmiş ve ‘Efe Kardeş sen kitabına aşk hikayesini popülist bir amaçla mı koydun?’ diye sormuştu. Etrafındakiler bir bana bir ona, ‘Abimiz ne biçim geçirdi bak’ gibi bakıyorlardı. Hiç tereddüt etmeden, ‘Sana verebileceğim en entelektüel cevap, iki kelimeden ibarettir’ demiştim, ‘Siktir Git’.

Halepçe Katliamı’nın yıldönümünde, mahallemizde, ilk defa sahneden Kürtçe şiirin okunduğu geceyi düzenleyenlerden olduğum için Batman’da kendilerine Hizbullah diyenler beni tahra ile öldürmekle tehdit ettiklerinde ve benim neden mırıldandığımı sorduklarında, “kes sesini de Allah beni Hizbullah’ın şerrinden korusun diye okuduğum Ayet-el Kürsi duasını okumayı tamamlayayım” demem de kaçınılmaz olmuştu.

Dergilerim toplatıldığında ve ‘Devleti, Devlet büyüklerini, Orduyu ve Devletin milletle olan bağını tahkir ve tezyif (zayıflatan) eden’ yazılar yazdığım suçlamasıyla yargılandığımda, mevzi kazanımları önemseyen arkadaşlarımın da hışmına uğruyordum. RefahYol hükumetinin Refah Parti’li Adalet Bakanlığının izniyle TCK 159/1’den son kez ve (suç tekrarı + önceki infaz) 6 yıl 10 ay hapis yatmak tehlikesiyle yargılandığımda, 28 Şubat’tan bir kaç ay önceydi. Kurucusu olduğum Yeni Şafak Gazetesi ve gazeteye işe aldığım ekip, duruşmalarıma muhabir bile göndermemişti. Ülkemden ayrılmadan önce yazdığım son yazıda, ‘inanamıyorum’ demiştim, generallere direnmektense elde ettikleri makamları kaybetmemek için alttan alan arkadaşlarıma: ‘Ödediğin bedele inanamıyorum!

 

2. Hoş Bulmadık!

16 yıl sonra, derin hasretlerin yurdu ülkeme döndüğümde 28 Şubat’a ve Kemalist diktaya yeter deyip sandıkta arkadaşlarımı seçmiş ülkem, 10 yıldan uzun süredir yerelde ve merkezde arkadaşlarımca yönetilmekteydi. Ülkemi daha adil, daha Müslüman, daha hoşgörülü, daha ahlaklı insanların ülkesi olarak bulacağımı umuyordum diyemem ama gün geçtikçe gördüklerime yaşadıklarıma hazır olduğumu da söyleyemem.

Yükselen ve derinleşen adalet, kardeşlik, vefa, Müslümanca değerler, infak, tasadduk değil; hırs, acımasızlık, sevgisizlik, kıskançlık, günü kurtarma, torpil ve nifaktı.

Sanki gizli bir el, en ahlaksız, en çıkarcı, en bencil, en sinsi, en müfrit yanlarımızı bulup tetiklemiş, yükseltmiş, ödüllendirmiş, çoğaltıp tüm ülkeye yaymıştı. Sanki gizli bir el, memur olmaktan başka hiçbir şeye inanma kabiliyeti olmayan, sorumluluğu ve tutarlılığı makam arabasından ibaret küçük adamları tek tek bulup tahkim etmişti. Ve sonuçları her yerdeydi.

Geldiğim ilk hafta, bir ‘kavimler göçü’ne benzeyen metrobüsde, yaşlı bir kadını şiddetle kenara itip açılan tek koltuğu kapmaya davranan gence, kadıncağız “Yapma evladım” dediğinde, oğlu yaşındaki genç adam “Ya git elimin tersiyle bi tane koyucam şimdi!” dediğinde bunu duyan hiç kimse sesini çıkarmamış, ellerindeki en pahalı cep telefonlarında bir şeyler yapmaya devam etmişlerdi. Tüm metrobüsün duyacağı şekilde, dakikalarca yüksek sesle nasıl bir ülke olduğumuzu hatırlatmaya çalışır buldum kendimi. Kulağıma çalınan “Ya bi sus da kafamızı dinliyelim” dışında bir tepki almadım. Genç adam yerinden kalkıp beni dövmeye çalışmış ama kalabalıktan ulaşamamıştı. Benzeri sahnelere tekrar tekrar şahit olduğumda, haykırmak isteğimin yerini susmak isteği aldı.

Belki 16 yıl uzakta olmasaydım bu kadar görmezdim. İçinde yaşasaydım, göreceklerim başka olacak ve belki ben de bir memur olmayı seçecektim. Bilmiyorum. Ama olmamayı seçenleri de görüyorum. Ve sustuklarını.

Lise yıllarımdan beri yakın arkadaşım, yoldaşım olan bir yazar/mütefekkirle ilk karşılaşmamızda, etrafındaki maiyetle masama oturdu. Tanıştırmadı kimseyi.  Biri Suriye’de olanlara üzüldüğünü ifade etti, “yazık” dedi, “bir sürü genç adam gitti buradan, bir sürü insan ölecek” dedi. Arkadaşım, bir yandan lokmasını çiğnerken, ‘Fenerbahçe bu maçı alır’ gibi bir cümlenin doğallığıyla, tereddütsüz, “Ne var yani, trafik kazalarında hergün ölmüyorlar mı, biraz da haklı bir dava için ölsünler ‘na koiim” dediğinde, oradan nasıl kaçtığımı ne sen sor ne ben söyleyeyim. Cümlenin kalpsizliği, doğallığı, rahatlığı günlerce bir hafakan gibi çullanmıştı üstüme.

VIP bölümü olan camiler, camilerden yüksek gökdelenler, başörtüsü modaları, bir zamanlar yarım ekmeği paylaşanlardan şimdi insanları geçimleriyle hizada tutmaya çalışan ‘müstekbir’ler türemişti. Ve onlara karşı çıkmanın bile bir kariyere dönüştüğü bir ülke. (‘Geçim seni! Geçim seni!’) Hazır değildim buna.

Salih Mirzabeyoğlu, Fahri Memur, Zeki Şengöz gibi ‘İslamcılar’ın, generallerin hapse attığı masumların hala 2×4 metrelik hücrelerde çürütülüyor olmasına hazır değildim. O Şair Mirzabeyoğlu ki, 15 yıldır yaşadığı işkencelerden koruyabildiği zihniyle şu soruyu ulaştırabildi hücresinden: ‘Ahlak olmadan hukuk olur mu?’. Duydun mu O’nu? Dirilişimizin mimarlarından Sezai Karakoç Ağabey’in, Atasoy Müftüoğlu Ağabey’in iktidardaki arkadaşlarımın işine gelmeyen cümleler kurdukları için gavur ve ‘kripto düşman’ muamelesi görmelerine hazır değildim.

Bir omurgasızlar, tıynetsizler egemenliğine hazır değildim!

Herşeyin mihverinden bu kadar çıkmış olmasına hazır değildim! Kelimeler, kavramlar, ah, o güzel kelimeler! Uğruna Gayrettepe’de sabahlara kadar coplandığımız o kelimelerin bir paçavradan daha değersiz hale getirilişlerine; bayağı gündelik siyasetin diline, megafonuna döndürülmüş olmalarına hazır değildim…

Hazır değildim arkadaşlarımın, kalbimizi delik deşik eden tarihinde ilk kez doğrudan bizim çocuklarımızı da katleden İsrail kanseriyle bu kadar canciğer oluşlarına. Gazze bombalanırken bir sabah namazında İsrail elçiliği önünde toplanan eylemcilere bakmış ve 25 kişi demiştim, 25 küçük karınca…

Hep en güzel cümleleri kuran dostlarımın, kitabın ortasından yazan arkadaşlarımın, ağabeylerimden kanser ve kahırdan henüz ölmemişlerin, sessizliği seçmek zorunda kalmış olmalarını görmeye hazır değildim.

Yalanın, kibrin, ikiyüzlülüğün bu kadar Müslümanca konuşmasına hazır değildim…

İşte bu gelgitlerin ortasında buldu beni Gezi olayları. İşte bu yüzden kendimi Gezi parkında bulduğumda şaşırmadım. Zihnimde neden buradalar, ne istiyorlar, kim bunlar gibi sorular uğuldayarak vardım oraya. Bana benzemiyorlardı ama Amerika’da tanıştığım çocuklara çok benziyorlardı. Ve yüzlerindeki anlamsa hiç unutmadığım kendi gençliğimi hatırlatıyordu. Sistemin sevmediği her şeyi elde tutmaya çalıştığımız günleri. Hatırlıyordum o çocukları. Ellerindeki sembolleri tutuş biçimleri, sloganlarının acemiliği tanıdık geliyordu. Kurucularından olduğum İnsan Hakları Derneği Mazlumder‘in ilk sloganı hemen hücum edivermişti dimağıma: ‘Kim olursa olsun mazlumdan yana, kim olursa olsun zalime karşı’.

Birlikte eylemler yaptığımız, dergiler çıkardığımız, ekmek bölüşür gibi kitaplar üleştiğimiz arkadaşlarım yoktu orada. Tanıdık gelen sloganlar, bir zamanlar bize saldıran zorbaların diline benziyordu ama etrafımda gördüklerim o zaman henüz çocuktular. Şimdi ise coşkuluydular, gençtiler, rahatsızdılar ve arkadaşlarımın da kurduğu iktidara öfkesiz, neşeli, renkli bir itirazın tablosu gibiydiler. Ve kolluk güçleri, 10 yıldır emrinde oldukları iktidar adına gaz bombaları ve su mermileriyle o gençlere saldırıya geçtiğinde onlarla birlikte savrulmam kaçınılmaz olmuştu.

Annemi bile ikna etmeyi başarmış tek politikacı, mahallemizdendi. Siyaset sahasında mücadele eden abilerimizdendi. Ve onun polisleri şimdi nefesimi kesiyor, gözlerimi kan çanaklarına çeviriyordu. Gözlerime temizleyici bir solüsyon püskürten delikanlının sorusunu güç bela duyuyordum bir savaş meydanına dönmüş Taksim’de: ‘Abi neye gülüyorsun ya! Bi dur da gözlerine sıkayım şunu. Sakin ol!’

Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim; Annemin ‘oğlum’ dediği Başvekil, o gençlere çapulcular dediğinde. ‘Onlar ve biz’ üzerinden; ‘dediğim dedik, çaldığım düdük’ üzerinden bir dille, ülkeye onulmaz yaralar açmayı göze alabildiğinde.

Ve o gençlerden, İslamcı diye eleştirilen hükumetten ayrışmak için kendilerini Müslüman diye tanımlayan bir grup, Müslümanları Gezi’yi anlamaya, onu doğuran şartlarla yüzleşmeye ve ‘emrolundukları gibi dosdoğru olmaları’ ayetini hatırlamaya çağıran bir bildiriyi imzaya açtıklarında, imzalamayı da bir görev bildim. Tanımadığım, ne yaptıklarını bilmediğim, ne tür oluşumlarda olduğunu bilmediğim insanlar da vardı imzalayanlar arasında. Bilmem de gerekmiyordu. Bildiğim, bildirinin mesajını ve sorumluluk davetini kucaklamak istediğimdi.

Ardından gelen karalama ve hakaret kampanyalarına hazır mıydım ondan da emin değilim ama gençliğimi hatırlamam kaçınılmazdı. ‘Biraz da Suriye’de ölsünler’ cümlesini kuran eski arkadaşım, bir yandan da bir haber-yorum sitesi yayınlıyordu. Bir özel harekat tetikçisi gibiydi sitesi. Ve sitesinden sahte bir isimle yayınlanmış bir makale, beni açıkça ‘bu ülkenin ağacını devirmeye’ çalışanlardan olarak hedef gösterdiğinde, sırtıma hedef tahtası iliştiren yazının yazarı, ‘devlet dairesinde çalıştığımdan kimliğimi gizledim’ demişti. Yani maaşını riske atamazdı ama o maaşını verenleri eleştirdiğim için ülkenin düşmanı olarak mahkum edilmemi uygun görüyordu. Ve yayıncısı, yani o eski arkadaşım, emek sömürüsü, köle ticareti yapan bir taşeron şirketin sahibi olup iktidardan beslenenlerden olmuş, hatta Roboski kurbanlarının ailelerine iktidar adına boyun eğdirmeye çalışan biri haline gelmişti ben buralarda yokken. Şaşıramamıştım.

Bir zamanlar rejim provokatörlerine, karşı provokatörlük yaparak kendince mücadele eden, yalan ve iftiraları İslamcılık için meşru araçlar gören bir gazete vardı. Hala var. Hedefleri değişmiş. O gazetenin, imzacılardan elle seçilen 20 kişinin resimlerini, ‘Asla Unutmayacağız’ diye afiş şeklinde yayınladığı kara listenin sonunda, benim de adımı ve fotoğrafımı görmem şaşırttı diyemem. Ama Annemin bana çocukluğumda anlattığı karınca hikayesini hatırlatıverdi.

Ve İsmet Özel’in tuzlu mısrasını hatırlamam da kaçınılmaz olmuştu:  ‘Beyazların yöresinde nasibim kalmamış, yerlilerin topraklarına karşı suç işlemiştim’.

Su taşımak isteyen karıncalara ve susmayı seçenlere ve susmaya devam edenlere ve ülkeme döndüğüm halde hala özlediğim arkadaşlarıma, içlerinde bir yerde soluk almaya devam ettiğini ümid ettiğim dünkü hallerine bir mektup yazmak isterdim.

Hatırladıklarımı, unutmadıklarımı, beyazların yöresinde pusulamı ülkeme dönük tutan kelimeleri, türküleri, marşları bir kez daha yazmak isterdim.

Cemil Meriç okuyan kaldı mı? Hatırlayan var mı hala orada bir yerde, az gelişmiş yaftasını slogana çevirdiğimiz ‘Bu ülke’nin satırlarını?

“Kıt’aları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar… Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, ‘Ben Avrupalıyım’ demeğe başladı, ‘Asya bir cüzzamlılar diyarıdır.’..”

Size karşı cüzzamınızı onurla taşıdığınız dününüzü, delikanlılığınızı savunmak isterdim.  Ama siz susanların sağır eden suskunluğu ve durmadan konuşanların, sesleri en çok çıkanların kahreden memurluğu ve ülkeye egemen kıldığınız yeni Türkçe’nin aklı dumura uğratan çatallığı paralize ediyor beni.

Bunları niye ve kime yazdığımdan çok emin değilim ama İbrahim’i yakan ateşe ‘safım belli olsun’ diyerek su taşıyan karıncanın hikayesini bana çocukken anlatan annemin hikayesi ne zaman aklıma gelse, oralarda bir yerde bir izdüşümüm olabileceğini ve o karıncanın yalnız olmadığını işitmeye ihtiyacı olabileceğini hayal ederim.

Ve sen, bir zamanlar sesimizi kesen, ümüğümüze çöken rejime olan hıncının şiddetiyle ‘bizimkiler’in iktidarını şiddetle kucaklayan ve onu Hz. Ömer’den daha yüksekte bir bayrağa yücelten arkadaşım, konuştuğunda kendini bir mazeretler megafonuna indirgerken vazgeçtiklerinin neler olduğunu biliyor muydun? İlk vazgeçtiğinin duyabilme yeteneğin olduğunu düşünüyorum. Senin dinlemeyeceğini biliyorum beni. Çünkü konuşanlar duymazlar. Ve hiç kimse duymak istemeyenden daha sağır değildir.

Belki susanlardır bir muhacirin ‘konuşun’ çağrısını duymaya en çok ihtiyacı olanlar. Ve belki en çok onlardır Gezi Parkı’nın herkese lazım olduğunu en güzel anlatacak olanlar. Belki sensin ey bu satırları okumak zahmetini gösteren kardeşim. Eski arkadaşım. Yoldaşım. Gönüldaşım. Megafonlaşmaktan yada megafonlardan korkup, susan kardeşim.

Ben Gezi’den öğrendiklerimle bir şeyler söylemek isterim sana. Çünkü eski rejimin kalıntıları, dünya sisteminin kaos finansörleri ve yeni rejimin korkuları birerli koldan üstlerine çullanmadan önce, Gezi Parkı eylemcileri, direnç ve cesaretleri ile bana teşekkürü hakeden bir çiçek attılar. Nerede durmam gerektiğini hatırlattıkları için benden ve üzerine kendi ellerinle serptiğin ölü toprağını silkeledikleri için senden en azından bir teşekkürü hakediyorlar.

Önce sana attıkları çiçekten sözedeceğim. Suskunluğuna gönderdikleri sesten sözedeceğim. Sonra bana attıkları çiçeği paylaşacağım seninle, yeni bir dünyanın habercisi bir nevruz çiçeği.

Benden sonraki dünyanın öncülerini gördüm.

 

3. Gezi senin eserin.

Gelinen noktada, Müslüman örgütlerin, kanaat önderlerinin, yazar, gazeteci ve aydınların salt çoğunluğu, kamu maslahatı adına ya da doğrudan memur/yandaş güdülerle görmezden gelerek veya sessiz kalarak, hiçbir insana yakışmayacak pek çok ihlalin suç ortakları haline geldiklerini anlamalıdır. Anlamalısın.

Müslüman bir partiyi seçmekle Müslüman olma sorumluluk ve ahlakını da delege etmiş olmadığımızı, Müslüman olmanın kamuya dönük sorumlulukları için vekalet verdiklerimizin Hz. Ömer’den daha üstün olmadıklarını, halife seçildiğinde Hz. Ömer’e ‘yanlış yaptığında biz seni eğri kılıçlarımızla düzelteceğiz’ demeyi gerektiren teyakkuz sorumluluğumuzu da onlara teslim etmediğimizi hatırlamamız gerekiyor. Adalet ve özgürlük, sorumluluk gerektirir. Sorumluluk delege edildiğinde, delege edilenlerin elde ettikleri güç ve yetkiyle adaleti ve özgürlüğü baskı altına alması kaçınılmaz olur, bilmiyor muyduk bunu?

Ve ben Gezi’ye destek veren halime bürünüp sormak istiyorum: Geçmişteki vesayetçi ve farklı kültürleri yok sayan dayatmacı oligarşi rejimine karşı Müslüman halkın ve ezilen yığınların umudu olarak “demokratikleşme, adalet ve reform” vaadleriyle seçilen hükumet; nereden bakarsan bak aslında bir halk devrimi sayabileceğimiz bu hükumet, vesayeti kaldırmaya öncülük ederken, geçen 10 yıl sürede, salt çoğunluğun oylarıyla elde ettiği kamu yetkisini farklılıkların ve muhalefetin yaşam alanını daraltan bir dayatma gücüne çevirdiğinde neden sustun?

Bir yandan bir barış süreci yürütülürken, öte yandan herkese barış isteyen sesler, hükumetin diliyle konuşmadıklarında şeytanlaştırılırken neredeydin? Kürtler’e kundakçı muamelesi yapıldığında belgesel izlemekle mi yetindin?

Bu iktidar Irak ve Afganistan’da milyonların katline destek verirken neden sustun?

Pozantı kutuplarda mıydı? Roboski’de 35 masum insan kendi uçaklarımızla bombalanıp millet meclisinde sorumsuzluk raporları kabul edilirken sustun, gördüm.

Bölgemizde barışın ve kardeşliğin öncüleri olman gerekirken, hükumetin global güçlerin güdümünde mezhep savaşları kışkırtacak öngörüsüzlüklerine sustun. Kendimi ayıramıyorum senden. Uzak diyarlarda bilişim devriminin kalbinde yöneticilikler yaparken anavatanımda bu olanları görmemeyi ve yazmaya olan inancımı yitirdiğim mazeretiyle, herkes herşeyi bilir ve kendi seçimlerini yapar tesellileriyle uzaktan izlemeyi seçmiş bir günahkarım.

Sustuk.

Halkın hizmetine avdet etmek vaadi ve sorumluluğuyla devralınan kamu kurum ve kuruluşlarında suiistimal, yalan, rüşvet, kayırma, kadrolaşma ayyuka çıkarken; iktidara temenna edenler dışındaki herkes dışlanırken, kamu kaynakları iktidara sorgusuz sualsiz yandaş olanları zengin etme yolunda yağmalanırken biz sustuk.

Ülkenin global sisteme direniş imkanları uluslararası şirketlere ve bankalara peşkeş çekilirken, tüm ülke bir arsalar ve AVMler yığını haline gelirken, Müslüman duyarlılıkları tüm dünyayı bir cehenneme çevirmiş Kapitalizm’in taşıyıcısı ve içselleştirici araçları haline getirilirken sustuk.

İtirazları susturan, gerçekleri örtbas eden, memurlaşmış kalemler ve megafonlaşmış ağızlarla doldurulmuş yeni bir medya hegemonyası kurulurken sustuk.

Tüketim kültürü, çirkin beton yığınlarından oluşan rant alanları, içi boşaltılıp yarışa döndürülmüş bir eğitim ticareti çocuklarımızın ve ülkemizin geleceğini katlederken sustuk. 28 Şubat’ın hücre işkencelerine mahkum ettiği masumlar hala mahpusken biz susuyoruz.

O kadar uzun süredir susuyoruz ki, suskunluğumuz, halkın emanet ettiği kamu yetkilerini kullanan iktidarı, doğru ve yanlış konusunda yegane otorite haline getirdi.

Halka ve hakka ait olması gereken otorite, iktidar çevresinde yoğunlaşmış bir azınlığın kibirli tekeli haline gelip, söyledikleri herşeyi itirazsız kabul etmeyen herkesin yaşam hakkını zorlayan ve Müslüman değerlerin dilini kullanarak halkı kandıran yeni bir oligarşi doğurdu: Çoğunluğun oylarını ve Müslümanlığın dilini; baskın karakteristiği fırsatçılık, ikiyüzlülük ve yağcılık olan ehliyetsiz bir küçük adamlar azınlığının hegemonyasına dönüştüren bir oligarşi.

Kendilerinden başka hiçbir Müslüman kurumun ayakta kalmasına izin vermediklerinde, her sesi boğduklarında sen sessizlik gönüllüsü mü oldun?

Yukardan aşağı yayılan yozlaşma vicdanları erozyona uğratırken; hükumet yandaşlığı, bizden başkasına hayat yok diyebilen, kibrin ve cehaletin ötekileştiren refleksi ve dini haline geldi.

İşçi ölümlerinin, tecavüzlerin, canilerin, kadınlara, yaşlılara ve çocuklara hunharca saldırıların ayyuka çıktığı günler geldi ama yeter diyen sesler ayyuka çıkmadı.

O kadar uzun süredir susuyoruz ki, şimdi sesini gıkını çıkaran bir avuç gencin çıkardığı sese kulak verenler de aşağılanıyor, saygısız ve nankör çocuklar veya satılmış hainler muamelesi görüyor. (Hey gidi Rasim Özdenören Ağabey! Sen de mi?) Gezi Parkı eylemcilerine reva görülen muamelenin tetiklediği hafızamda capcanlı duran bir muamele bu. Hatırladığım bir muamele.

Biz susmasaydık Gezi Parkı olmazdı. Adaletin, emanetin ilk ihlalinde; Müslümanlığımızın gerektirdiği teyakkuzla tepki verseydik, hükumet belki de hatalarını düzeltme şansına sahip olur, ülke manevra kabiliyetini kaybetmez, o çok önemsediğimiz birlik ve bütünlük dokumuz biraz daha devam eder, muhafazakarlık %50 adına tüm ülkede tahakküm kuran bir dayatma kültürünün bahanesi haline gelmezdi.

Gezi Parkı, vesayetçi rejimden kurtulan ülkemizin yetiştirebileceği dinamizm potansiyelinin etkileyici bir örneğidir. Müslümanların kurduğu ve işine geldiğinde muhafazakar, işine geldiğinde İslamcı davranan bir hükümetin 10 yılı aşan iktidarı sırasında herkes için adaleti öngören, güç ve iktidar vaatlerine direnebilen bir Müslüman muhalefet olsaydı, bu dinamizm çok daha önce, çok daha kuşatıcı, güçlü ve acısız çıkardı ortaya. Gezi Parkı ülkemiz gençliğinin yukarda saydığım ve gençliğin tüm zaaflarıyla malul olmasına rağmen sahip oldukları sınırlı özgürlüğün, yarınlar adına bir sorumluluk refleksine dönüşmüş tezahürüdür. Gençlik, partilerin, örgütlerin, vakıfların, derneklerin, cemaatlerin başaramadığı bir şey başarmış, bir araya gelmesi mümkün olmayacak sanılan sayısız farklı görüşü aynı adalet talebinde buluşturmayı başarmıştır.

Gezi Parkı, her biri otoriter, buyurgan, yukardan aşağı bir hiyerarşinin geleneğini temsil eden partilerin, örgütlerin anlamakta zorluk çektiği aşikar bir reflekstir. Gençlik dikey değil yatay ilişkileri sosyal ve siyasal sorumlulukla buluşturmayı keşfetmiştir. Bu yüzden eskiye özlem duyan rövanşçıların, provokatörlerin, iktidar isteyen devriklerin ve eskiyi neo-liberal politikalar kılığında yeniden üreten iktidarın kuşatması altında ilan etmeyi, duyurmayı başarmıştır.

Tüm acemiliğine, zayıflığına, saflığına rağmen, Gezi Parkı’nın; aşağılanmasına, şeytanlaştırılmasına, farklı kesimlerin birbirlerini taciz etmesine ve halkın katılımını engellemeye dönük kışkırtmalara direnebildiği kadar direnebilmiş olması, ancak Allah’ın bir lütfudur.  Ülkenin sağduyusu ülkemizin de Suriye ve Mısır’a döndürülüp dünyanın başbelası ikiyüzlüler sisteminin akşam sefalarına eğlence olmaktan henüz kurtulmuş değilse bile, uzak kalabilmiştir.

Gezi Parkı, eylemleri iktidar mücadelesi amaçlarına alet etmek ve eski vesayetçi rejimin rövanşını almak isteyenlerin davranışları üzerinden yargılanmamalı. Gezi Parkı’nı, şiddetin tırmandırılması, başörtülülerin tacizi, kamu yararının sabotajı, mahallelerin tencere ve tava gürültüleriyle terörize edilmesi gibi taktiklerle toplumsal çatışma üretilmesini isteyen örgütlerin davranışları üzerinden yargılamak sadece adaletsizlik değil, ülkenin elde ettiği bu yeni dinamizmi dinamitlemeye çalışmaktır. Bu provokasyonların etkisiyle cihad çağrıları, “ezelim, zor tutuyoruz, 1 milyon toplarız”  tehditleri de yine Gezi Parkıyla ortaya çıkan güzelliği görmeyen bir körlüğün tezahürleri. Biz Gezi Parkı’nı kucaklamakta gecikirken, onlar, ülkemizin içine sürüklendiği Ortadoğu krizi dolayımıyla, sofistike operasyon gücü yüksek bazı uluslararası çatışmaların bu eylemleri elverişli bir fırsat olarak değerlendirebileceklerini de adeta gözümüzün içine soktu.

İktidarı korumak isteyenler işin tehdit kısmıyla uğraşadursunlar, başarılı veya başarısız olduklarında geriye kalacak şeyi önemsemeyi seçmek istiyor ve seninle paylaşmak istiyorum: İşin doğrusu şu ki miadını doldurmuş bir dünyanın kavgaları bunlar.

Ve o ilk gün, gazdan yanan gözlerimi açıp etrafımdaki dehşete baktığımda, görebildiklerimi anlatmak isterim sana. İzzetle, aşağılanmadan yaşamak, sesini duyurabilmek, kişisel hayatı ve tercihleri üzerinde söz sahibi olmak, hukukun ve adaletin herkes için olduğunu anlamak, her bir bireyin sözünün ve reyinin eşit oranda önemli olduğu bir ülkede yaşamak, kamuya dönük tüm karar süreçlerinde dayatmacı değil, temsili değil, katılımcı bir yönetişim ve şeffaflık isteyen YENİ bir itirazın şiiri. Yeni bir kum selinin dalgalarını iliklerime dek hissettim. Bu itirazı Amerika’da da gördüm ben. Amerika’daki Wall Street’i/Kapitalizmi işgal et eylemlerinin başlangıcında da tanıştım onlarla.

Mesleğim gereği en sık da sanal dünyada karşılaştım onlarla. İşte sana anlatmaya çalışacağım üçüncü şey, bana umut veren çiçek bu olacak.

Tanrı’yı oynayan şeytan düzeni tüm dünyayı ele geçirip tarumar etti ve şimdi miadını dolduruyor, gördüm. Ve ürperdim.

yazilar

 

4. İslamcılık can çekişiyor. Müslümanlık yaşasın.

Eski hayallerimizle ve onları döndürmeyi seçtiğimiz yeni ve kokuşmuş konutlarımızda bu dünyayı kurtaramayacağız. Tüm şarkıların tükendiği bir kavşakta, sırası gelmiş şarkımızı söyleyemeyeceğiz. Geç kaldık. Körpe, genç, masum solcu yaşıtlarımız kola şişelerini kanlarıyla doldurmaya zorlandığında, biz kürsülerden altın nesil hikayeleri dinlemeyi seçtiğimizde kaçırdık o treni. Kürtlere dışkı yedirilirken biz başörtüsü kavgası vermeyi seçtiğimizde kaçırdık o treni. Evet başörtüsünü savunmamızdı belki sistemi gerileten ve bugün Kürtlerle barışı mümkün kılan yolları açan. Ama kelimelerimizi temiz tutamadık, adil tutamadık. Taktik tercihlerimiz, esaslarımız haline geldiğinde, kazanırken kaybediyorduk biz.

Halep’te Allah adına katledilen 14 yaşında bir çocuğu, derine batası stratejiler adına veya küçük iktidarlarımızın siyasal tehditlerini tartışmaktan daha önemli bulmayıp görmezden geldiğimizde kaybettik. Roboski’de bombalandı o ve iktidarı korumaktan vazgeçemeyenlerimizin ensesinde sallanan bir kılıca döndü. Savunmasız insanlar dinimize hakaret ediyorlar mazeretleriyle kafaları kesilerek katledildiğinde buna kendimiz dur demediğimizde ve ancak sistem bizi köşeye kıstırdığında yarım ağız birşeyler gevelediğimizde kaybettik. Küçücük çocukların onların bedenlerine ve ruhlarına hunharca tecavüz edecek koca koca hayvanlara üçbeş kuruşa satıldığını duyduğumuz zaman şehirleri sarsmadığımızda kaybettik.

Henüz günü gelmiş İslamcılığın zafer arefesinde, ilk sınavlarımızda, insan değil hayvan yanlarımıza kulak vermeyi seçtiğimizde kaçırdık. Zaferi kazanmadan ganimeti istedik. Ganimet diye aldıklarımız zafer diye düşlediğimizin ganimetleri de değildi. İstediğimiz dünyayı inşa etmek, bedelini yiğitçe ödemek yerine; tarihin sonunun geldiğini ilan eden sistem sözümüzün gücünü hissettiğinde, bize ortaklık bağışladı. Bağışı kabul ettik. Tek gücümüz sözümüzdü. Haketmediğimizi almaya ödediğimiz bedel, haketmenin kendisi oldu. Sistemin ayakları dibine serdik sözümüzü ve yıkmaya ahdettiğimiz merdivenleri tırmanmayı seçtik. Her basamakta biraz daha kokuşarak. Sistem yeniden tahkim etti kendini. Bizimle. Dilediği yerinde mahallemizin, dilediğini öldürme, dilediğini hayatta bırakma kudretini yeniden kazandırdık ona. Ve basamakların dibinde bıraktığımız ahdimize bir tabut biçti iktidarını bizimle paylaşan sistem. Ve İslamcılığın öldüğünü de ilan etti.

Tüm yazma yeteneğim ve tecrübem, sadece İslamcılığın tabutuna son çiviyi benim çakmama yarasa bile değer diye düşündüğüm günlere geldim ama İslamcılığın öldüğünü ilan edenler, sözün ve fikrin son fahişeleri. Onlar yaşadıkça, ben çekicimi elimden geldiğince sadece merdivenlere vurmaya devam etmek istiyorum ama korkarım, merdiveni yıkan sen ve ben olmayacağız. Üstümüze yıkılacak o içi çürümüş kahpe, ‘yol açıp başına taç diktiğimiz piçleriyle birlikte’ ve altında kalıp kalmamaya indi seçeneklerimizin sayısı. Zaten onurunu korumuş olarak bu dünya hayatını tamamlamak değil mi en başat yükümlülüğümüz?

 Ne Devrim Ne Şeriyat

5. Yeni bir dünyanın öncüleri burada.

Bize karşı kazandığı zaferin sarhoşluğuyla dünyayı bir kez daha cetvelleyen sistem, devletleri bir bir şirketlerin emrine verirken, karşısına dikilecek yeni bir kuşağın yükselişini görmüyor henüz. Belki 10 yaşından 22 yaşına uzanan 3 çocuğum olduğundan, belki de kişisel hikayemin doğal bir sonucu olarak, belki de hepimiz gibi ben de bunu zaman zaman hissedenlerden biri olduğumdan; her nedense; bu gençliğin geldiğini görüyorum ve işaret etmekten alamıyorum kendimi. Onları gördüm Gezi’de. Kısa bir süreliğine ordaydılar.

Onlar saldırmadı başörtülülere, biz saldırdık. Zorbalardan devraldığımız merdiven sahanlıklarında 10 yıldır saldırıyoruz biz o başörtülülere. Onlara saldıranlar, bizim dünyamızın kirletmeyi başardığı bir gençlik, Gezi’de ağaçlara tırmananlar değil. Ağaçları savunanların arasında başörtülü gençler de vardı. Gördüm. Ve genç bir başörtülü kızın ‘Farzet ki ben bir ağacım’ diyen bir pankart taşıdığını gördüğümde de şaşırmadım.

Sistem bu gençliği gördüğünde, karşısında yeni tekliflerini kabul edecek kimse olmuyor. Çünkü bu yeni kuşak, ruhbanlarını üretmeden geliyor. İdeolojisi yok. İdeolojinin kendisinden habersiz geliyor. Avantajı engelli oluşunda.

Kendisinden önce gelenlerin hatalarını bilmiyor, incelemiyor, gerek de duymuyor. İçgüdüsü büyüklerin her şeyinden uzak durmasını fısıldıyor ona. Uzak duruyor. Anne babasıyla göz kontağı yapamayan bir otistiğin yabancılığı ve ıssız bir adada hayatta kalıp yaratıcısıyla ve doğasıyla buluşmayı başarmış Hayy bin Yakzan’ın dehasıyla geliyor.

Yeni bir dünyanın temelini atan bir gençlik geliyor. Dünyayı değil, bir ağacı kurtarmaktan ötesini düşünmeyi reddeden bir gençlik. Ve yükseltmeye başladı sesini. Amerika’da, Paris’de, Londra’da, Atina’da, Tunus’da, Mısır’da gösterdiler yüzlerini. Görmedin. Şimdi Türkiye’de Gezi Parkı’nda çıktılar kamusal alana. İçine doğdukları dünyayı sevmiyorlar. Ailelerini, büyüklerini, içine doğdukları dünyanın büyüklerini döndürdüğü şeyi sevmiyorlar. Daha çok küçük yaşlarda kendilerine ayıracak vakitleri olmayan anne ve babaları yerine birbirlerinde aramayı öğreniyorlar konforu. Ama oyun oynayacak alanları da yok. Başka pencereler buluyorlar birbirlerine ulaşmak için. Parkları, sokakları ellerinden alınmış bu çocuklar, sistemden kotarabildikleri yöntemlerle oyunlar oynamayı ve konuşmayı ve tartışmayı öğreniyorlar.

Daha ilkokuldayken tattılar paylaşmanın gücünü. Sistem, beğendiğin şarkıyı dinlemek istiyorsan, yanında bir düzine kötü şarkıyı da satın almak zorundasın ve hiç kimseyle paylaşamazsın dediğinde, onlar beğendikleri şarkıyı disklerden yırtıp, internetin yeraltında paylaşmanın yollarını buldular. Ve küçük ve masum ve sadece kişisel ilgilerine hitap eden şeyleri paylaşmakla başlayan serüvenlerinin, içine doğdukları dünyanın dev şirketlerini dize getirebileceğini gördüler. Lisedeyken kendilerine zorbalık yapan ağabeylerini, dünyanın her yerinden herhangi bir yaşıtlarının zahmetsizce paylaşabildiği  üç satır programlama koduyla dize getirebileceklerini keşfettiler.

Kendilerine açtıkları ve kaçtıkları o sanal pencerelerden geçerek korudular kendilerini eski dünyanın karabasanlarından. Bagajları yok.

Fiziksel kavganın mümkün olmadığı, şiddet ve öfke yanlarının gelişme olanağı bulmadığı oyunlar bunlar. Büyüklerin kokuşmuş düzeni onları da kendine eklemek için önlerine, mahkum oldukları yaşamı dönüştürmeye dönük oyunlar attığında, bir kısmı, içlerinde nasıl baş edeceklerini pek bilmedikleri şiddet patladığında filtresiz frensiz patlıyor onlarda ama ömrü kısa oluyor, nedenleri anlaşılmaz. Onlarda hemen bir kenara atıyorlar bu oyunları ve kontrol edebilecekleri oyunlar istiyorlar, alamadıklarında kendileri inşa ediyor. İçine doğdukları mahallelerini, kentlerini, ülkelerini, fiziksel sınırlarını aşan yollar buluyorlar. Ulaştıkları her yerde sistemin birer araca indirgediği zavallı anne ve babaların çocuklarını buluyorlar. Yargısız, içine doğdukları kültürlerin reflekslerinden arınmış ve temassız dokunuşlarla kaynaşıveriyorlar. Paylaşmak oluyor ilk temasları ve içgüdüleriyle devam ediyorlar. Zamandan, yani çağdaş olandan ve mekandan soyutlanmış bir düzlemde devam ediyorlar.

‘Sineklerin Tanrısı’nı okumuyor onlar. Ancak elele verdiklerinde güçlü canavarları devirebildikleri oyunlar oynuyorlar. Ve canavar devrilinceye dek durmadan konuşuyorlar birbirleriyle. Dünyadaki her dilden ve daha önce fiziksel dünyada hiç bulunmamış bir yeni dilden parçalar taşıyan bir dille konuşuyorlar.

Bu yeni çocuklar bizim dünyamızın kavgalarında yer almıyorlar. Bu yüzden Çin, Doğu Türkistan’da milyonları katlederken, Arakanda, Filistin’de, Suriye’de yüzbinler ölürken hissetmiyorlar onu bizim gibi. Daha derinden daha saf daha güzel hissediyorlar ama ne yapacaklarını bilmiyorlar. İnsansız hava araçları hangi mahalleyi bombalayıp pişkin pişkin gülerse gülsün; kısa süre önce ziyaret edip sonra ayrıldıkları Tahrir Meydanını şimdi dolduranlar kaç kadının ırzına geçerse geçsin, onlar dünyamızın dehşetlerine kulaklarını tıkıyor. Duyduklarında ise tasvir eden kelimeleri anlamıyorlar, sadece dillerini ısırıyorlar, hissettiklerini ifade edecek kelimeleri yok onların. Bizim kelimelerimiz iktidarsız, güdük, sevgisiz, çatal. Bizim kabahatimiz, bizim kavgalarımız bunlar. Onların değil.

Kandan, şiddetten, dehşetten, içine doğdukları dünyanın insanlarının yapabileceklerinden ürküyorlar.

Ama ağaçları seviyorlar. Çünkü dünyadaki tüm kötülüklerin gelip dayandığı bir sembol ağaçlar. Ağaçlar savunamaz kendilerini. Ağaçlar dolaşamaz. Ağaçlar mahkumdur köklerinin gömüldüğü toprağa. Ağaçlar bu çocukların başörtüsü. Ve ağaçları savunmak, ağaçlara saldırının arkasındaki kralların çıplaklığını ispatladı, her seferinde. Hayvanları seviyorlar. Havayı, suyu seviyorlar.

Ne halimiz varsa görelim ama halimizi görürken onlara da ait olduğunu bildikleri şeyleri tamamen yok etmeyelim istiyorlar. İçgüdüsel olarak biliyorlar bunu. Bu yüzden toplanıp çığlıklar atıyorlar bazen. Bizim anladığımızı sandıkları sembolleri ve sloganları seçiyorlar ama inan bana hiçbiri umurlarında değil o sembollerin ve attıkları sloganların. Dilek ağacına astıkları notlar önemli onlar için ve Mustafa Kemal’in askerliği, ağaca iliştirdikleri kağıtları tutan tutkal kadar bile anlamlı veya önemli değil. Dünyamızın etiketlerini görmeden, kaynaşıyor, tanışıyor, birbirlerini dinliyorlar. Tartışmıyorlar bile.

Futbol tribünlerini, miadını doldurmuş partilerin ve örgütlerin gençlik kollarını dolduran yaşıtları da var ama onlar, bizim dünyamızın ele geçirmeyi başardığı gençler.

Yeni dünyanın kurucuları, meydanlara çıktıklarında şiddet istemiyorlar ve sistemin kolluk güçleri diş gösterdiğinde çekiliyorlar hemen ve devam ediyorlar hummalı faaliyetlerine.

Onlar üzerinden kendilerine vazife çıkartanların hiçbiri farkında değil bunun ama onlar amaçlarına çoktan ulaşıp çoktan ayrıldılar Gezi’den. Fotoğraflar ve şarkılar ve senin benim anlayamayacağımız şakalar paylaşıyorlar binlerce kilometre ötedeki sanal arkadaşlarıyla; seninkiler mitingler yarıştırırken. Çünkü iktidarın kurduğu dilin masumlar öldüreceğini ve katilleri serbest bırakacağını, itirazlarına destek vermeye gelenlerin eli palalı saldırganlarla karşılaşabileceğini anladılar. Anlaşılmak da umurlarında değil, çünkü daha çok küçükken anne-babaları onlara sarılmak yerine sadece onları doyurabilmek için ruhlarını sisteme kiralama savaşındaydılar. Bunu da hissediyorlar. Kinleri yok. Hınçları yok. Rövanş filan istemiyorlar. Büyüklerin dünyasıyla çatışmaları kaçınılmaz olduğunda kurdukları çetelerin lideri olmuyor. Ünvanları olmuyor. İşbölümü oluyor sadece. Liderlik herhangi bir görev gibi oluyor. Kredisiz, röportajsız, imzasız oluyor. Son ve kanlı çırpınışlara doğru hızla yolalan dünyamızın aktörleri onları saflarına çekmeye çalıştığında umursamaz çocuklara dönüyorlar. Suriye Devrimini desteklemeleri istendiğinde onlar hemen muhaliflerin Türkiye’den gönderilen silahları nerede nasıl kullandıklarını ispat edip çekiliyorlar.

Kurgusal oluyor logoları; oraksız, çekiçsiz, yumruksuz, haçsız, hilalsiz. Anonim oluyor örgütlülükleri. Çatışmalarımızı çözmek gibi hayalleri yok ama, çatışmaların adil olmasını istiyorlar.

İçine doğdukları gürültünün içinden bizim kirli kulaklarımızı çoktan tıkadığımız bir sinyali duyuyor onlar, içgüdüleri ve o sinyal kendi dünyalarını kurarken hiçbir şeyi incitmemeye çalışmaları gerektiğini hissettiriyor onlara. İncinmek de istemiyorlar.

Usulca kuruyorlar yeni bir dünyayı. Sanal dünyalarından başlayarak geliyorlar. Silkine silkine, düşe kalka, çocukça ama geliyorlar. Yeni bir söze talip bir gençlik. Ten rengine, dine, dile, kıyafete aldırmıyor.

‘Torrent’lerle, ‘tweet’lerle geliyorlar.
Gürültü başladığında sessizce çekiliyorlar.
Gücü değil, paylaşmayı;
monolitik olanı değil, küçük olanı;
katedrali değil, piyasayı da değil, değiş-tokuşu;
reklamı değil, tavsiyeyi;
hiyerarşiyi değil, dayanışmayı;
imtiyazı değil, ehliyeti;
şarlatanlığı değil, hakiki yeteneği;
taklidi değil, orijinali;
onaylanmışı değil, dışlananı;
standardı değil, farklı olanı;
bağışlananı değil, kazanılanı;
ulufeyi değil, cesareti;
rekabeti değil, işbirliğini;
diplomayı değil, yaratıcılığı;
iltimas ve kayırmayı değil, liyakatı/hakedişi;
verili olanı değil, değiştirebileceklerini;
yalanı değil, güzeli;
statiği değil, değişkeni;
masaüstünü değil, ayaküstünü;
bölme’yi değil, parkı;
kapalıyı değil, açığı;
Windows’u değil, Android’i;
Explorer değil Firefox’u;
medyayı/televizyonu değil, İnterneti, Facebook’u tercih ediyor ve Facebook onlara bir kalıp dayattığında derhal alternatifini buluyor, bulamazsa inşa ediyor.

Sihirbazları ve devleri ve parmağa takılınca güç veren iktidar yüzüğünü değil, küçük hobbitleri; yerlileri baştan çıkartıp gezegenleri soyan avatarları değil, hatta yerlileri de değil; gezegenin ağaçlarını, nehirlerini, bulutlarını kucaklayan bir gençlik geliyor.

Kokuşmuş düzeni ve yetişkinlerinden başka her şeyini kucaklıyor bu dünyanın ve kendi dünyasını kurmaya çalışıyor oradan.

Doğrudan, ikirciksiz, sabırsız ama dikkatle dinlemeyi bilen bir gençlik. Önyargısız, filtresiz. Hakiki sözü olanları dinleyeceğinden kuşkum olmayan bir gençlik. Sussak da geliyor, aşağılasak da. Eylemleri üzerinden yürütülen iktidar kavgaları umurlarında değil. Burada olduklarını, rahat bırakılmak istediklerini, teslim alacakları dünyanın yaşanabilir kalması gerektiğini duyurup çekiliyorlar. Her gelişlerinde daha kalabalık geliyorlar.  Ateşlerden geçmeye istekli değiller ama etrafından yol bulmaya çalışmaktan çekinmiyorlar. Biz o ateşlere su taşısak da taşımasak da.

Ve her karşılaştığımda o gençliğin tezahürleriyle, içimden bir ses, ‘çıkar bütün çocukları kapatıldıkları sitelerden’ diyor, ‘kucaklaşsınlar yeni dünyanın çocuklarıyla’.

Sonra yeniden hatırlıyorum ayeti: “(De ki) eğer benim çağrıma sırt dönecek olursanız, ben size gönderilen mesajı duyurdum. Rabbim, sizin yerinize başka bir toplum getirir. Siz O’na hiçbir zarar dokunduramazsınız. Hiç kuşkusuz, her şey Rabbimin gözetimi ve denetimi altındadır.” (Hud Suresi / 57)

Konuş.

Ve kucakla çocuklarını.

 


 

 

Bunu da okuyun...

İslamcının Ağıdı

PAYLAŞIN: FacebookTwitterGoogle+PinterestE-mailWhatsApp -Yaşayan, yaşatan, Kudret Büyükcoşkun’a- bir soluk almak için öldü arkadaşlarım 'kuşağımın en güzel, en ...

NOT: Lütfen aşağıdaki "cevap yazın" formunu kullanarak yorumlarınızı ekleyin. Merak etmeyin, eposta adresiniz yayınlanmıyor ve paylaşılmıyor. Lütfen google reklamları için kusura bakmayın, Paypal Türkiye'den ayrıldığından beri siteyi yayında tutma masrafları için destek kaynaklarımız durdu.

Yazıyı sitenizde ‘blog’unuzda filan paylaşırken lütfen giriş kısmından sonrasına LİNK vererek buraya yönlendirin çünkü eklenen yorumlar da yazı kadar önemlidir ve düzeltme veya güncelleme yapabilirim.

 

102 yorumlar

  1. Hislerim ve düşüncelerimin tarifi bu kadar yapılabilirdi bu durum için. ” Eğri kılıçlarımız yok ama doğru hissiyatımız ve fikirlerimiz var”

  2. Hoşgeldin Mehmet Abi ,Hoşgeldin seni Nazım Usta’nın şu şiiriyle karşılıyorum ;
    Hoş geldin!
    Kesilmiş bir kol gibi
    omuz başımızdaydı boşluğun…
    Hoş geldin!
    Ayrılık uzun sürdü.
    Özledik.
    Gözledik…
    Hoş geldin!
    Biz
    Ustalaştık biraz daha
    taşı kırmakta,
    dostu düşmandan ayırmakta…
    Hoş geldin.
    Yerin hazır.
    Hoş geldin.
    Dinleyip diyecek çok.
    Fakat uzun söze vaktimiz yok.
    YÜRÜYELİM…

    Kaç zamandır boğazı düğüm düğüm yaşayan,yaşanan haksızlıklar karşısında dili tutulan bir insan için bu yazı nefes almamı sağladı!Gezi olayları içinde yer almış birisi olarak ait olduğum çevrece komünist ve vatan haini olarak addedilmemin üzerine kızgın yellerde terlemiş bir gülün üzerine serpilen çiğ taneleri gibi geldi cümlelerin…Ne zamandır kendimi tanımlayamıyordum İslamcı mıydım yoksa solcu mu ? Ben neydim sahi ? Bu yazıyla gark oldum hücreme sinmiş bütün isyan çığlıklarıyla! Emrolduğu gibi dosdoğru yaşamaya çalışan,haksızlık karşısında dilsiz şeytanı oymayan,İyiliği emredip,kötülüğü nehyetmeye çalışan bir bireydi bütün ütopyam sağol abi beni kendime buldurduğun için…En kısa sürede seninle tanışabilme şerefine nail olmayı o kadar çok istiyorum ki umarım bunu bana çok görmezsin!Nasıl ki İsmet Özel’lerin,Sezai Karakoç’ların ,Necip Fazılların,Nazım’ların talebeleri vardı ben de senin taleben olmaya can atarım! Saygılarımla abi… Bunu yayınlama abi sadece sen oku yeter

  3. Ve Aleyküm Selam! Acıdım sana, kızdım ve öfkelendim. Gerçek misin, sanal mısın, tuzak mısın, burada mı yoksa uzak mısın emin olamadım. Yazdıklarını yazma kapasitesine ulaşmada içine düştüğün ya da çekildiğin siyasi geçmişinin, yaşadığın siyasi zorlukların zerresi bende yokken, yazdıklarını, fikirlerini -siyasal referans veremeden- aynı edebi hizada olmasa da bir çırpıda benim de yazabileceğimi görüp sen bu konuda kendini överken, aşağıladım seni içimden. Belli ki benzer yaştayız, 3 çocukla, farklı ama zorunlu sebeplerle yurt dışı deneyimiyle de benzeşmişiz. Biz kaçarken, aslında yakalanmışız; uzağa attığımız adımlarımızın bizi yerimizde saydırdığını bilerek yaşamadık mı? Farklı olarak, sadece birkaç gün önce ilk kez girdiğim twitter ile sanal sosyal dünyanın sen ne kadar içindeysen, bir o kadar yeniyim. Yazındaki karınca kararınca bir damla bu cevabımı al oku istedim. Ancak bu damla ateşine iyi mi gelir, körükler mi bilmiyorum, zaten pek uzun yazamayacağım. Yaradanın kuluna zorluk çıkarmayacağına inanarak ve her yasak ve gerekliliği yeterince açıkladığını görüp anladığımdan (anlamaya çalıştığımdan) bu islamcı dincilerin sülük gibi yapıştığı tepeden tırnağa siyasal cilbab gibi başörtüsünü de kuluna dayatmayacağını ve kitabında böyle bir tasvir bulunmadığından, savunmayı hiç gerekli görmedim ancak yine de, sırf hissettikleri gibi davranabilmeleri için özgürlükleri adına uzaktan destekledim. Şu an muktedir olanların, muktedir olduklarında aynen şu uzunca yazında tasvir ettiğin gibi olacağını öngördüğüm için de, ne başlangıçtaki ne de balkon konuşmalarındaki halleri bana canlı tiyatro izlediğim hissiyatından başka bir his taşıyamadı. Seni kandırmış oldukları gibi beni kandıramadı. Üzülerek gördüğün belki de ağladığın değişimlerin, arkadaşlarında zaten olacağına dair de bir kanım vardı hep. İnsanı bilmek, anlamak da bende bir yetenekti, senin yazma konuşma yeteneğine benzer. Ben tekim, birim, kimsenin peşinden gitme, birşeylere ya da kavramlara yamanma ihtiyacı içinde olmadım, samimi arkadaşlarımdan birileri sağcı birileri solcu olup kavgaya tutuştuğunda bile, bana “ot” demelerine aldırmadan yaptıkları bana ahmaklık gibi geldi sadece. zaten hepsi onca iyi niyetlerine rağmen aldatılmış maşalar olduklarını geç de olsa anlamadılar mı? İnancın, cematin, şeyhin şıhın nedir kimdir sorusuna verdiğim cevap “Allah’ın kitabı varken yolumu gösterecek başkasına hacet yok”tu cevabım. Benzeştiğimiz bir başka husus; yanlışı ve doğrusuyla görüp kim/ne olduğuna aldırmayışım. Mazlum/zalim anlayışı, fakat ilaveten haklı haksız gözeterek. Kürt kardeşlerim için isviçre’den bir önerim var: burada üç ayrı resmi dil var ve her kantonda, diğer iki dilden biri ders olarak okutuluyor, en azından merhabalaşabilsinler diye. Zorunlu Kürtçe dersi olsun okullarda, selamlaşmayı hal hatır sormayı öğretseler yeter. Bak bir de ortak Pink Floyd var; The Final Cut o vakitler radyoda ilk kez çaldığında, radyoyu açtık, başını kaçırmıştık; arkadaşımla göz göze gelip “bu da ne dedik” olsa olsa bunlardır dedik, ve onlar çıktı. Dedim ya, daha da uzun yazamayacağım. Konuş dedin; emir telakki edip konuştum azcık. An itibarıyla çocuklarımın biri Türkiye’de biri İtalya’da biri yanımda; emrin üzre bir ara kucaklarım onu ki o da Gezi’de olanlara muktedirin yaklaşımını lanetleyek seyrediyordu, biz de onların gözünden de görmeye çalışıyorduk umudumuzu koruyarak. @3ve1arti7boyut

  4. Otuz sekiz gün önce sosyal medyayı çok az kullanan biriydim. Derken bu kanal direnişin en etkin araçlarından biri oldu, adım, fotoğraflarım gazete manşetlerine düşünce takipçilerim üçe katlandı; önce rahatsız olsam da sonradan bunu fırsat bilip, belki de sizi bıktıracak kadar çok şey yazdım, çizdim, paylaştım. Maksadım evde geçirdiğim vakti de direnişe adamaktı. Bazen küfrettim, bazen kalp kırdım, gönül aldım, çok öfkelendim, çok güldüm, ama iyi bir yazar olduğuma inanmama rağmen, hiçbir zaman, hissetiklerimi Mehmet Efe kadar iyi anlatamadım.

    Mehmet Efe, Yeni Şafak adlı paçavranın ve dün sosyopat Türk Polisinin zorla basmaya uğraştığı İnsan Hakları Derneği’nin kurucularından. Tüm gençlik yıllarını Müslümanların haklarını savunmak için aktivist olarak geçirmiş, hatta benim gibi kafasına bir başörtüsü takıp üniversiteye girmiş: Hali hazırda, benim yıllar önce yalan olduğuna uyanıp, inanmaktan vazgeçtiğim İslam dinine mensup. Gezi Direnişi esnasında ise tam bir Çapulcu olmuş. Tabii ki hakim Müslümanlar tarafından aforoz edilmiş. Direniş üstüne o kadar güzel bir yazı yazmış ki, gözlerim yaşararak okudum. “Ağa’nın bokunun üstüne bok olmaz,” şiarınca son olarak onun bu uzun ama tadına doyulmaz yazısını paylaşıyorum. Çünkü söylenebilecek en güzel sözleri o söylemiş.

    Bundan böyle sadece, sizin yazdıklarınızı okumak ve nadiren işimle gücümle ilgili şeyleri paylaşmak için gireceğim buraya. Yazmaya ve okumaya geri dönüyorum, zaten hayatımı idame ettirmek için böyle yapmak zorundayım. Sokakta direniş olduğunda yine beni oralarda görebilirsiniz. Mucizevi güzellikte ama aynı zamanda zor bir ay geçirdim. Daha mutlu, umutlu, korkusuz, asi, cesur, başına buyruk ve özgüveni tastamam biri olarak da çıktım bugünlerden. Desteğini, sevgisini benden esirgemeyen, ve buradan da olsa mücadeleye devam eden tüm çapulcular, hayat boyu yanınızda olacağım. Bana dilediğiniz zaman, dilediğiniz konuda yazabilirsiniz, bugüne dek yaptığım gibi her birinize usanmadan cevap vereceğim. Neticede BU DAHA BAŞLANGIÇ, MÜCADELEYE DEVAM!

  5. Yukarıdaki yazım facebook’taki son paylaşımım olan sizin yazınızın üstüne yazdığım açıklamadır. Sizi tanımayı çok isterim. Sevgi ve hürmetlerimle.

  6. http://www.youtube.comSevgili Mehmet Efe
    Öncelikle not bölümünde yazmış olduğun “Merak etmeyin, eposta adresiniz yayınlanmıyor ve paylaşılmıyor” olayı hoş olmamış. Yazan yazdığından okuyan okuduğundan mes’ul olmalıdır. O kadar mesuliyeti kaldıramıyorsa yürüyüp gitmelidir.

    Tanımazsın beni. Ama bu yazını daha çok seni tanıyanlara yazdığını hissediyorum. Ama ben seni tanırım hem de çok eskilerden beri. Bir sabah Amerika’yla yüzleşmeye gitmek için uçağa binmeden önceki zamanlarından bu yana.

    İçim burkuldu biliyor musun. Eşim noldu? dedi buruk halime şahit olunca yok bir şey dedim. Aslında vardı.

    Kalkıp sana Başbakanın, polislerin ya da evlerinde zor zaptedildiğ söylenen yüzde ellinin savunmasını yapacak değilim sana. (Sen diye hitap ediyorum çünkü sen, çok uzak değilsin bana) Emrolunduğu gibi dosdoğru olmayan bir sürü insanın maruz kaldığı bir fikre tutulduklarını sen de ben de biliyoruz.

    Daha iki gün önce yeni kullanmaya başladığı twettir hesabımda, “Her şey, yüzünü dönük tuttuğunun planı dahilinde yürüyor. Çürüyen düşer, namlu patlar, su boğar, ateş yakar, İslam yoluna devam eder.” demiştim ismini belirterek. Haklıydım, çürüyenin düşmesi dışında. Çürüyenler düşmüyordu, düşmedikleri gibi çürütüyorlardı ama ben gitmemekle mükelleflettim. “Buradaydım” ve burada kalacaktım.

    Hangi yazındı hatırlamıyorum, sen İstiklal Caddesinde ikinci katta bir yerde otururken bir futbol takımının coşkulu taraftarlarının Avrupalılarla yaptıkları bir maçın sonunda slogon atarak yaptıkları zafer yürüyüşlerine katılmış onlarla beraber maçlarla alakan olmadığı halde aynı sloganları atmıştın. Çünkü “Sen bir fanatiksin evladım.” Boğazını sıkanın hayalarına tekme atmak doğanda var. Bu yüzden seni anlayabiliyorum. İnan bana anlayabiliyorum. Ama keşke hayama bu kadar sert tekme atmasaydın çünkü boğazını sıkmıyordum senin.

    Aslında çok şey söylenebilir yazdıkların üzerine ama sadece bir şeyi anlatayım sana izninle: Üç ay önce ( iki gün sonra üç ay oluyor) oğlum öldü benim. On dört yaşındaydı, ismi Kadir’di. Evime iki yüz metre yakınlıkta bir camide kılındı namazı. Belediyenin cenaze hizmetleriyle görevlendirilen imamlarından biri kıldırdı namazını. Sabır ayetleriyle uğurladım oğlumu Rabbime bir gün sonra Cuma namazı için aynı camiye gittiğimde imam hutbede ki, bilirsin Peygmaber makamı diye bilinir, Peygamberin kuşu ölen çocuğun nasıl da taziyesine gittiğini anlatıyordu hitabet sanatının tüm inceliklerini kullanarak. O imam benim taziyeme gelmemişti hatta ayak üstü başsağlığı bile dilememişti biliyor musun? Ama kalkıp Peygamberin insanların acılarına ne denli duyarlı olduğunu ve kurtuluşun ancak O’na uymakla mümkün olacağını anlatıyordu. Benim kuşum ölmüştü önceki gün. Bir hafta sonra tekrar cuma namazına, hiç gitmek istemediğim halde kalkıp aynı camiye gittim. Çünkü evime en yakın cami o camiydi. Camileri terk edemezdim. Allah ruku edenlerle birlikte ruku edin diyordu yapmadığı şeyleri söyleyen o imam için ruku edenleri de… Ben kendimden mesuldüm ve hep kendimden mes’ul olacağım. Allah tüm peygambeleri örnek gösterir bir tek benim adaşım olan peygaberi ibret; Yunus gibi olma der. Yunus görev yerini terketmişti. Yunus gibi olmamaktır bundan sonra bana düşen.

    Gezi eylemcilerinin niyetlerinin dediğin gibi ıslah olduğuna inansam seninle Gezide aynı gazdan etkilenir, aynı tazyikli suyla yerlerde sürünürdük ama niyetleri ıslah etmek değil, inan bana değil.
    “İşlerin yolunda gittiğini sergileme görevlisi belediye lalelerini parçalayan kızın gizli aşkı sendin “oğlum” “, seni gezi parkına götüren de biraz bu sanırım. Kastettiğimin hovardalık olmadığını anlamışsındır.

    Peygamber birini seviyorsanız sevdiğinizi söyleyin diyor: Emir telakki ediyorum: Seni seviyorum Mehmet Efe

    • Sevgili Kardeşim,
      Allah kuşunuzu rahmetiyle kucaklasın ve size ve sevdiklerinize elçi kılsın. Allah size ve hanenize sabır versin. Ben orijinal Gezi Eylemini başlatan gençler ve görmezden gelinen ve gözlemleyebildiğim kadarıyla 5. gün itibariyle evlerine dönen tarafıyla ilgiliyim. Katılmadığım taraflarını da özetlemeye çalıştım. Konuyla ilgili bir önceki yazımda daha detaylı işlemeye çalıştım o tarafını.

      Haketmediğim teveccühünüze teşekkür eder, selam, sevgi ve saygılarımı sunarım.

      Ramazan-ı Şerifiniz mübarek olsun, size ve hepimize sabır ve ‘inşirah’ getirsin.

    • Çağla Altıntaş

      Başınız sağ olsun, Allah rahmet eylesin.
      Acılısınız, belki de acımasızlığınız bundandır diyorum. Gençler arasında söylediğiniz gibi niyeti bozuklar da vardı kuşkusuz, ama o gençler arasında olup da utanacağım hiçbir şey yapmamış biri olarak kendi adıma ifade etme ihtiyacı hissediyorum: İthamınız yerinde değil; gerçek gördüğünüzden çok daha aydınlık. Mehmet Efe’nin tarif ettiği gençlik ne yazık ki istenilen kadar kalabalık olmasa da o temiz kıvılcım tarif ettiğiniz “azmış” olanların içinde bile var.
      Size sabır diliyorum ve hayata baktığınızda kötü olandan önce iyiyi göreceğiniz günlere en kısa zamanda tekrar ulaşmanızı umut ediyorum.

  7. aslında yorumlamak için değil de, bir solukta okuduğum bu yazının, mübarek ramazan ayına gözyaşıyla karışık buruk bir sevinç, romantize edilmiş de olsa güzel bir umutla girmeme vesile olduğunu söyleyip, teşekkür etmek için yazıyorum.

  8. Mehmet teşekkür ederim bu gözlemlerini, duygu ve düşüncelerini paylaştığın için. Ben de konuyla ile ilgili yazdığım birkaç paragrafı paylaşacağım:

    **

    Özgürlüğü sadece kendileri için isteyenler özgürlüğü hak etmez. Laikler dindarların, dindarlar laiklerin hakkını savunmadıkça kavga bitmez.

    **

    Adalet prensibi vazgeçilmez bir prensiptir. Düşmanım hakkında da adil olmalıyım. Özgürlük de en az adalet kadar önemli ve zaten birbiriyle ilişkili. Ben katılmadığım, hatta tüm gönlüm ve beynimle karşıtı olduğum görüşlerin bile ifade edilmesini savunurum ve o görüşler engellendiği takdirde engelleyene karşı mücadele veririm, vermeliyim. Zira bu Allah’ın sünnetidir. Dünya denilen bu gezegende ilahi sınavın ilk şartı kimsenin kimseye belli bir şıkkı seçmeyi zorla dayatmamasıdır. Şeytan özgür olmayan ortamları sever; zira özgür olmayan ortamlarda tüm kontrolü eline alır. Özgür ortamda gerçeğin ve adaletin yaşama ve hatta bazen neşv-ü nema olma şansı var; ama özgür olmayan ortamlarda ilk kurban, gerçek ve adalet olur.

    **

    Halkının evini yıkan, köylerini yakan, halkının üzerine tanklar yürüten devletin tankına taş atmayan korkaktır. İsrail devletinin tanklarına karşı ellerinde taşla onurları ve özgürlükleri için mücadele veren Filistinli çocukların cesaretine hayran olduğum gibi faşist bir devletin tanklarına karşı ellerinde taşla onurları ve özgürlükleri için mücadele veren o Kürt çocuklarına da hayranım. Arap olsam da olmasam da Kürt olsam da olmasam da böylesi bir zulme karşı böylesi bir cesareti desteklemem insanlık görevidir.

    **

    Maalesef kendilerini müslüman sananların çoğunluğu farklı düşünceleri dinlemekten bile korkan bağnaz ve yobaz tipler haline dönüşmüş. Nefislerindeki en büyük ayetlerden olan akletme yeteneklerine ve ufuklardaki en büyük ayetlerden olan Kuran’a ihanet etmişler. “Müslüman Ülkeler” denilen coğrafyaya bir bak. Ahlaksızlıkta, hurafelere inanmakta, ölülere tapmada, iç savaşlarda, sahtekârlıkta, gerilikte, adaletsizlikte, kadınlara ve çocuklara zulmetmede, cehalette, insan haklarını ihlal etmede, özgürlükleri sınırlamada Avupa ile örneğin Norveç, İsveç, Finlandiya veya Belçika ile bir karşılaştır.

    • Karanlığa küfretmeyi bırak edip, gel ülkene kur partini sana oy verelim. projelerin neyse gel uygula. sömürgeci ülkeleri sömürülen ve geri bırakılan müslüman halklarla kıyaslama. tarihin bu noktasında fotoğraf olarak geri ve kalitesiz durumda görünebiliriz. daha film devam ediyor ve Rabbim filmin sonunda neler ihsan edecek bilemezsin. imrendiğin ülkelerin hepsi de tarih olacak merak etme.

    • “…“Müslüman Ülkeler” denilen coğrafyaya bir bak. Ahlaksızlıkta, hurafelere inanmakta, ölülere tapmada, iç savaşlarda, sahtekârlıkta, gerilikte, adaletsizlikte, kadınlara ve çocuklara zulmetmede, cehalette, insan haklarını ihlal etmede, özgürlükleri sınırlamada Avupa ile örneğin Norveç, İsveç, Finlandiya veya Belçika ile bir karşılaştır…”

      BENCE… NORVEÇ, İSVEÇ, FİNLANDİYA VEYA BELÇİKA… GİBİ ÜLKELERİN…

      AHLAKSIZLIKTAN, HURAFELERE İNANMAKTAN, ÖLÜLERE TAPMAKTAN, İÇ SAVAŞLARDAN, SAHTEKÂRLIKTAN, GERİLİKTEN, ADALETSİZLİKTEN, KADINLARA VE ÇOCUKLARA ZULMETMEKTEN, CEHALETTEN KURTULMALARININ TEMELİNDE…

      DİN İLE DÜNYA İŞLERİNİ AYIRMAYI BAŞARMALARI YATIYOR.

      BUNU GÖRMEDİKÇE, KABUL ETMEDİKÇE… İSLAM COĞRAFYASI, ÇALKALANMAYA DEVAM EDECEK…

  9. Hislerime tercüman olmuş bir yazı.Kalemine,yüreğine sağlık kardeşim…

  10. Selamun Aleykum,
    Kalbim her kelimeni, her fısıltını, her çığlığını duydu… Binlerce kulağıyla…
    Sen zaten seni sevdiğimi biliyorsun. Kalbinden ve vicdanından öperek…

  11. Doğru bir zeka, doğru bir vicdan, doğru bir kalem, dosdoğru bir insan görmek; umut verici, mutluluk verici Mehmet Efe. Sağolasın.

  12. iyi abim , güzel abim mehmet efe,
    üç beş fidan için çocukça şeyler yapan gariplerin üzerine yağdırılmış biber gazı kapsüllerinin ve tazyikli suyun bedene verdiği acının dayanılmaz olduğu günlerdi. Herkes şaşkındı, bir taraf olmak zorundaydı insanlar ama tarafı seçmenin zorluğuyla uzaktan izliyordu olanları. bir ideolojiye saplanıp kalmadan hak emri ile yaşamaya çalışan müslüman entellektüellerin bir tavır kazanmak için zorlandıkları zamanı gördük. oysa emir çok açık. zalimle beraber saf tutamazsın dedik dedik dedik ama dinletemedik. ebuzerin hayranlıkla anlatıldığı sofralarda büyüyenlerin gizli gizli muaviye hayranı olduklarına şahit olduk. ajanlıkla suçlandık, halk düşmanı din düşmanı sayıldık, lobilerin uşağıymışız ama haberimiz yokmuş v.s vs. ama biz müslümandık ve allahın hoşuna gidecek yerde olmak zorundaydık. meydanlarda bizim ihanetimizle ilgili tehditler haykırılırken nerede bu zalimle ceng etmenin en büyük ibadet olduğunu anlatan abilerimiz diye çok bakındık etrafımıza. öyle ya cinayete göz yuman caninin suç ortağı demiyormuy du cemil meriç. gecelerce ağladık dua ettik, allahım zalimin kalbine merhamet koy diye, olmadı duamız şimdilik kabul görmedi ama olsun, allah olanı olmayanı her şeyi bilir ve görür nasılsa. Geziyle ilgili içinde bulunmuş bir müslüman olarak bir kaç gözlemimi paylaşmak istiyorum güzel abim.
    hayata bütün ideolojilerden münezzeh bakan biri olarak gördüm ki gezi olayları bir eylem olmanın çok ötesinde bir entellektüel devrimdir. yıllar sonra sosyolojisi sanatı ve entellektüel mecrası oluşacak ve tarihe not düşülecek bir devrimdir gezi. yeni nesil bizim gibi düşünmüyor ve yaşamıyor. hayata bakışları insan merkezli. devlet için yaşamak zorunda olduğumuz zorlama bilinçle büyüyen bizlere devletin insanları için var olması gerektiğini mizahın en muhteşem haliyle anlattılar bize. daha neler neler yazılabilir abim ama canımız yandıkça kalbimiz ferahladı, bu zalimleri çok korkuttu. şimdi daha şiddetli gelecekler üzerimize biliyorum. kıstırdıkları yerde kafamıza vurmaya çalışacaklar sen de dikkat et kendine güzel abim. bize çok lazımsınız. vesselam.

  13. Teşekkürler. Sizlerin Gezi’de olması, herkese çok iyi geldi. Kendini ateist olarak tanımlayan bir arkadaşım, Gezi olaylarında sizleri tanıması sayesinde şu anda Kuran okumaya başladı. İslam’ın yanlış olmadığını, bazı müslümanların yanlış yolda olduğunu anladı. Bir de teşekkürler, insanlar, sizleri Gezi’de tanıdıkça, artık anlamak için Kuran okumaya başladılar. Kuran’ı anladıkça da, haksızlıklara karşı durunca iyi bir müslüman olunduğunu anlıyorlar. Teşekkürler.

  14. LGBT Onur yürüyüşünüde destekleyecekmiyiz abi? Onlarda evlilik özgürlüğü,evlat edinme özgürlüğü isteyecekler.Tamam sokak ortasında öpüşsünler,içsinler,sızsınlar. Tamam biz gözlerimizi kapatıp geçeriz. Emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münkeri sileriz lügatten.Yeter ki onlar özgür olsunlar değil mi? Özgürlük mü artık yeni mürşidimiz ?

  15. Okunması gereken yazılar, dinlenmesi gereken insanlar olduğu için ben de umutluyum. Allah calut’a tam da isabet etmesi gereken yere atılan taşı atmayı, olmadı atanı görmeyi, nasib etsin.

  16. Gezi olayları, içindeki binlerce iyi niyetli göstericiye rağmen seçilmiş ve birçok alanda başarılı olan iktidarı öldürme girişimidir. O safiler de bu kumpasa alet olmuşlardır. Buna sen de dahilisin yazar efendi.

    Her dayatmacı iktidarı öldürmeye kalkarsak nic’olur memleketin hali?

    Bak bende rahatsızdım son bir iki yıldaki dilden, üsluptan. Çamlıca’ya dev cami inadı ve umarsızlığı deli etmişti beni. Ama bunlar beni cinayet teşebbüsüne ortak olmaya itmedi, seni itmiş.

    Duygulu cümlelerin durumu kurtarmıyor, sen anlamamışsın olayı. Senin kafan karışık kardeş.

    Memleketten asker vesayetinin kalkması mı 10 yıl buyurgan iktidar mı diye sorsalardı bana 1000 kere ikincisi derdim 10 sene önce. Şimdi ne bu tahammülsüzlük, ne bu vefasızlık? Ben senin yanında değilim. Başbakanın evini ve ofisini basmaya gidenlerin yanında hiç değilim. Sana uğurlar olsun…

  17. gezi de ki azınlıkla alakalı yazdım bu yazıyı demişsin , anladık , iyi hoş … Bir de esas kesim için yazıver de istifade edelim ….

  18. lise-3 de polis dayağı ve elektrik işkencesi ile tanışmış ve sonrasında o zamanın gazetelerinden olan günaydın gazetesinin kapağına eli kelepçeli fotoğrafı ve konu ile alakası olmayan haberi düşmüş biri olarak söylüyorum ki basın denen kurum haksızı haklı , haklıyı haksız göstemekte mahirdir . Bakın şimdi eli palalı diye birini işliyorlar durmadan , kimbilir adama neler yaptılar ….
    Eğer empatiden bi haberseniz , hak ve adalet duygunuz da nalıncı keseri gibi çalışıyorsa cacık da olmaz , cacığa hıyar da olmaz ….

  19. Selam sana şehrin dışından koşarak gelip uyaran adam.
    43.115 vuruş yaptın sinelerde…
    Kelimeler arasında boşluklar olmasa dayanmazdı herhalde yürekler…
    Allah razı olsun. Ramazan-ı şerifimiz mübarek…
    Seni seviyorum.

  20. Mehmet Efe’nin suskunluk orucu tutanları iftar topu gibi uyarıcı, yaz günleri gibi uzun yazısı 🙂

  21. spas û rez,
    mevzunun her ne kadar romantikleştirildiği düşünülsede
    bence yeni sosyolojinin ilk tasfirleri bunlar. ve yeni dokuya uygun güzel bir hitabet…

  22. Iktidar hakkındaki görüşleriniz ne kadar gerçekçi ise gençlik ve gezi hakkindakiler o kadar romantik görünüyor, belki bunu en iyi gösterecek olan da zamandır. Bu egosu tavan yapmış narsist eğilimli ve aslında dediğinizn aksine derdi eğlenceden öte geçmeyen, karşıt olmak için değil ait olmamak için göz kontağından kaçınan ve ideolojileri olmadığı gibi, ufak bir düşünme eğilimi de bulunmayan gençlikle parka bile gidilmez… Onlarla uzun süre geçirmiş biri olarak eger düzenin değişmethsi onlara kaldıysa Allah bizi korusun. Allah bizi bu iktidarın isvelerinden de korusun. Allah bize dünyayı temiz kullarına gösterdiği gibi göstersin ve onların duruşunu sahiplenmeyi nasip etsin…

    Selam ve sevgi ile

    • Evet gençliğin bu ümitleri boşa çıkarmamak için çok çaba sarfetmesi gerek…

    • Özgür Babaoğulları

      Bunlar Derrida mı, Gramsci mi yoksa Sorbonne Sosyoloji’den mülhem mülahazalar mı? Biraz Avusturya Ekolü’ne de benziyor sanki. Birkaç doz post-yapısalcı da zikretseydiniz kalb-i derunumuzu fethetmeye kabildiniz.

      Bu arada: Sözcüklerle ”sevişmek” insanı iyi bir entelektüel yapmaya muktedir değildir tek başına; en fazla şair eder! Bunun için ”evrim okurken” lanetlediğiniz; ama bay-pass olurken ”yandım bilim!” dediğiniz daha kalifiye yöntemlere ihtiyacınız var.

      Tıpkı ”kent mücadelelerinin” modern mücadeleler olduğunu bilmeniz gerektiği gibi. Sosyo-politik bir vak’ayı, tekil bireylerin tinsel oluşlarına göre ”okumak”, şayet imkanınız/tanıdığınız varsa 3. sınıf muhafazakar bir bulvar gazetesinde sizi yazar yapmaya yeter belki.

      İlave bir not: ”narsist” değil ”narsisist” olacak o.

      İmza: Cahil bir direnişçi…

  23. “Geçmişteki vesayetçi ve farklı kültürleri yok sayan dayatmacı oligarşi rejimine karşı Müslüman halkın ve ezilen yığınların umudu olarak “demokratikleşme, adalet ve reform” vaadleriyle seçilen hükumet; nereden bakarsan bak aslında bir halk devrimi sayabileceğimiz bu hükumet, vesayeti kaldırmaya öncülük ederken, geçen 10 yıl sürede, salt çoğunluğun oylarıyla elde ettiği kamu yetkisini farklılıkların ve muhalefetin yaşam alanını daraltan bir dayatma gücüne çevirdiğinde neden sustun?” Demişsiniz..

    Muhalefetin yaşam alanını daraltan dayatama gücü derken neyi kastediyorsunuz…
    Hangi yaşam alanları daralmış…
    Hangi özgürlükleri kısıtlanmış…
    Bana onlardan fazla ne özgürlük verilmiş…

    Bunu bir açıklar mısınız Allaha Rızası için, adamların nesine karışmışız…
    Ne istemişler de yapamamışlar…

    • Tekin Bey, hükumet adına soruyor gibisiniz, göreviniz nedir?
      Beşiktaş’lı İsmet Bey farklı bir ülkede yaşıyor olmalı.

      • Herkes yazıyı beğenirse iyi beğenmezse Ak partili öyle mi… Ben burada sıradan vatandaş olarak kendi yazınızdan hareketle size bir soru sordum… Böyle bir cevap olmadı bence… Akp li olsam ne farkeder olmasam ne farkeder… akpli olanların soru sorma hakkı yok mu eleştirme hakkı yok mu… Üstünüze alının demişsiniz, böyle bir zorunluluğumuz mu var… sizin yazınızdan önce ders çıkarmamız gereken nice yazı, eser de mevcut… Bence siz de biraz eleştirilmeyi hazmedin… Kutsal bir metin değil yazdığınız… İsterseniz mesleğimi ve nerede çalıştığımı da açık açık yazayım…

        • Sevgili kardeşim, üstüne alınma konusunda ben hepimizi kastetmiştim. Ben önceki yorumunuzun üslubunu da samimi olarak sormuştum yani ‘biz kimi engelledik’ tarzında bir yaklaşımı hükumet mensuplarına yakıştırdığım için belki de öylesinizdir diye sordum. Kusura bakmayın, vakit buldukça yorumları yayınlıyorum. (Evet çok fazla yorum geliyor, ayıklamak vakit alıyor.)

          • Ben de burda gerçekten samimi olarak şunu sormak istedim bu arkadaşlar ne istiyor… Hangi özgürlüğü istiyorlar… Ama bakıyoruz ki ortak bir istekleri yok… Yapıcı bir istekleri yok…
            tabiki komple dışlamak yanlış sonuçta bu ülkede yaşayan her insan için müslümanım diyen herkesin bir sorumluluğu var…
            Bir de kimi zaman fikir beyan ederken yazı dili ne yazık ki anlama anlaşılma noktasında çok yetersiz kalıyor ve sonucu mecburen kıtuplaşmalara sebep oluyor… Sosyal medyanın bu manada çok büyük kutuplaştırıcı etkisi olduğu kanaatindeyim… Hayırlı ramazanlar…

    • Bu yoruma katılıyorum. Muğlak ifadelerle demagoji yapmadan net konuşun. Bu iktidar idam edilmeyi hakkedecek nasıl bir suç işlerdi. Net!

      • Peki kardeşim: Bu yazıyı bir hükumet düşmanlığı olarak okumak sığlıktan başka bir şey değildir. Bu yazıya karşı iktidarı savunmak da cehalettir. Sizi eleştirmeye çalıştım kardeşim. Lütfen üstünüze alının.

    • farkindamisiniz,
      adamlarin nesine karismisiz-söylemi buram buram lutüf ve kibir dolu ve sanki karsi tarafa sallanan parmak hidietinde.
      toplumun da bence en büyük sorunuda bu uslup.

      • Evet haklısınız. Aynen, “sizin caminize karışmıyoruz ya!, gidin dininizi orda yaşayın” denildiği gibi bir zamanlar bize. O zaman da çıksaydı böyle topluluklar, bugün destek bulabilirlerdi bizden. Yaa hakikaten bir de şu var, bu grubun islamcı/müslüman her neyse bu kesime çok mu ihtiyacı var ki bugüne kadar hiçbir yerde hiçbir şey olamamış islamcı şahsiyetler bugün gezinin önderiymiş gibi hareket ediyorlar? Diğer müslümanları/oluşumları/partileri/cemaatleri her ne haltsa hepsini dışlayarak üstelik? Yani ihsan hoca gerçek islam, geri kalan herkes para babası öyle mi? Müslümansa kesin iktidardan para alıyor, maaş alıyor, menfaati var… Herkese kapı açıkken, herkesi bir araya toplama gayretindeyken, bütün islamcıları (ihsan hoca ve ekibi dışındaki) nasıl bir kalemde çiziveriyorlar…

  24. Ne zaman dönmek istersen eski mahallende bekliyoruz seni.Yeni arkadaşların sızıp seni yalnız bıraktığında bir çay sigara yaparız abi.

  25. Bütün bu muhabbetin üstüne hala “başbakanın evini ve ofisini basmaya gidenler”den bahsedenler var.

    Ben Beşiktaş’ta oturuyorum. Ben dahil orada oturanların çoğu Başbakan’a oy vermez ama bu olaylarda başbakanlık ofisini basmak gibi saçma sapan bir harekete girişecek kadar budala insan da yoktur. 1 haziran günü Taksim’den dönen insanlar ofise değil, ofisin önündeki vapur iskelesine ve otobüs duraklarına gidiyordu. Evlerine gitmek için buna mecburlar. Bu kadar açık bir olayı Beşiktaş’tan hayatında bir kez geçmiş bir insan bile bilir. Bu ayrı…

    Bu Beşiktaşlıların Başbakandan uzak olma nedeni de başbakanın müslüman, kasımpaşalı, hatta nobran olması bile değildir. Nedir biliyor musunuz?

    1. Başbakan Beşiktaş gibi trafiğin yoğun olduğu bir yerde kendine ofis açtı. Her gelişinde trafiği daha da kilitledi.
    2. Ofisi açınca önündeki otobüs duraklarını ve üst geçidi kaldırdı. Vapura binecek veya çarşıya gidecek insanlar bir durak fazla yürüyor şimdi. Oradaki durak kalkınca Beşiktaş Çarşı’sına kolayca geçen insanlar artık Ihlamurdere’ye uğramadan geçiyor, işleri bozulanlar oldu.
    3. Başbakanlık ofisi gelince, iskeledeki büfe ve çay bahçesi de kapatıldı. İnsanlar vapur beklerken artık ayakta bekliyor.
    4. Ofisin önündeki tütün deposu otel yapıldı. Yapılsın. Ama otel bitince, bu 28 Mayısta otelin önündeki yol, bildiğiniz yol ya hu, kapatıldı. Otele satıldığı heberi çıktı bazı yayınlarda. Yola bariyer takıldı ve otobüslerin yolu değiştirildi bu olaylardan iki gün önce.
    5. Geçen sene ofis önündeki iskele yandı! Tepki üzerine tamir edildi, tekrar işletildi. Ama otel açılınca, yolla birlikte iskelenin de otele satıldığı haberi yapıldı. Haydarpaşa bile kapatılırken milletin iskelenin satılmadığına inanmasını kim sağlayacak?

    (Ha bütün bunlar olurken bu çok halkçı Başbakanımız sürekli uğradığı ofisinden çıkıp da bir gün olsun bu Beşiktaşa gelip de, “Siz bana oy vermeseniz de ben sizi de düşünürüm, nasılsınız kardeşim, var mı bir sıkıntınız” demiş değildir. Dese belki görürdü olan biteni, huzursuzluğu. Bu vakitten sonra da gelmemesi daha iyi zaten.)

    Bunları da geçelim. Beşiktaş bu sene 1 Mayıs’tan beri, neredeyse her hafta polis tarafından gazlandı. Taksim’de görülen şeyler burada kaç hafta sonu yaşandı. Kimse ses etmedi. Çarşı grubu gürültü yapıyormuş diye, yok yolu kapatmış diye beşiktaş çarşısının içine, kalabalığın üzerine gaz atıldı, millet yine ses etmedi. İçinden içinden söylendi.

    1 Haziran günü ise taksimden dağılan kalabalığın üzerine gaz atılınca kalabalık çarşıya sığındı. Peşlerinden çarşıya giren polis her tarafı gaza boğdu. Dükkanlar, tezgahlar, meyhaneler her taraf gazlandı. Polis can havliyle kaçanları Ihlamura, yukarıda yıldıza kadar gazlayarak kovaladı durdu. Evlerdeki ihtiyarlar ve çocuklar gazdan mahfoldu, kustu. Ancak bundan sonra Beşiktaş halkı sokaklara döküldü. Daha önce değil. Bu gazlamalar iki-üç gün devam etti. Sonrasında da beşiktaş günlerce yüzlerce sivil polisçe dolduruldu. Elinde sopayla çarşıda turladı adamlar. Çocuğu 15 gün okula gönderemedik polisten korkudan.

    Ev 5. katta olmasına rağmen 3 gün pencereyi açamadık gaz girmesin diye, açınca geliyordu çünkü. Çocukları yola bakan odalarda yatıramadık ve sabahlara kadar bekledik. Bir yalanım, abartım varsa allah tez zamanda canımı alsın. Bütün bunlar olurken başbakan televizyonlardan bize hakaret edip durdu, polis de bizden nefret ettiğini açıkça gösterdi.

    Yalan söyleyemem, önceden de oy vermedim, kafam uymaz, solcuyum ama yoklukla yetişmiş bir halk çocuğunun başbakan olmasında da kendim ve çocuğum adına bir hayır görürdüm başbakana baktığımda. Biz de kıt kanaat, hep eksik kalan bir şeylerle yetiştirildik. İsraile, Koç’a şuna buna atarlandığında da çok hoşuma giderdi. Hırslı ve fazla paracı olduğunu düşünsem de “ne yapalım, o da alsın hevesini” derdim. Onun gibi yaşamam ama söylediklerinde de bir hayır görmeye çalışırdım. Bu ergenekon hikayelerinin hukuka uygun olmadığını adaletsiz olduğunu düşünsem de, bana ne dedim, generallerdense başbakanı kendime daha yakın hisettim. Hatta onun bir yerde emperyalizmin taleplerini reddedeceğine ve (Irak’ta aksi davrandı ama o zaman daha güçsüzdü bahanesiyle) mesela ABD’nin İran’a açılacak savaşa karşı duracağına falan inanırdım. Öyle bir zaman gelse vallahi şimdikinden dört kat daha hevesle ona destek için sokağa çıkardım.

    Ama bu 4+4+4 gibi tamamen hesapsız keyfi girişimleri, hastaneleri tekrar paralı yapması, iett ücretleri, doğal gaz elektrik zamları, istediği yeri satması, avm-otel yapması gibi şeyleri, sanki İran’a mesaj olsun diye köprüye Yavuz Selim adını vermesi, dahası yok alkolik, yok ahlaksız vb. ithamlarını gördükçe hesabının başka olduğunu görüyorum. Hem kendisi, hem de memurları, polisi bizi insan olarak görmüyor. Gavurdan, AB’den, ABD’den çekinmeseler mermiyi basacaklar. Ama daha acısı, tebaası da ondan vicdanlı görünmüyor. Ne faiz lobisi, dış gücü kardeşim, gırtlağımıza bastınız be kaç gün! Hayvan olsa ayaklanırdı o kadar baskıdan sonra. Kediyi, köpeği sıkıştırsan o kadar daha fazla zarar verirdi sıkıştırana. İktidarını kenetlemek için, zaten gözden çıkardığı kesimleri, semtleri zorla, eze eze ayaklandırdı başbakan ya da ona akıl veren yakın çevresinden birileri. Benim ne faydam olacak günlerce gazlanmaktan, dükkanı günlerce kapalı tutmaktan, sabahlara kadar uykusuz kalmaktan. Azıcık vicdan sahibi olsun, kuldan utanmıyorlar allahtan korksun bu iftiraları atanlar.

    Tek tesellim bu yazının yazarı gibi, İhsan Eliaçık gibi müslümanların varlığı. Onlar ve eski büyük müslümanlar olmasa İslamın insanların iyiliği için hiçbir işe yaramadığını düşüneceğim.

    Ama bu deneyimle ve bilgiyle dahi, başbakanlık ofisini basmak gibi bir niyet taşımıyorum. Herkes rahat olsun. Üstelik istesem dahi basamayacağımı biliyorum, bunu da yeni öğrenmedim. Adamlar 40 senedir silahla çatışıyor bir belediyeyi ele geçiremediler, beşiktaşlılar bu kadar aptal mı yalın ayak başı kabak, ikinci dakikada başbakanlığı ele geçirmeye çalışacak. Hadi bastı diyelim, basmakla eline ne geçecek? Biz hayatı severiz, öyle iki dakikalık gazla kelleyi koltuğa alıp hayatını mahfedecek adamlar değiliz. Biraz insaf ya hu! İftira adarken bile izan lazım insana. İntihar komandosu olacak kafada adamlar yok buralarda. Korkmayın yani, öyle bir şey olmaz.

    Ama dilimizde kültürümüzde de bu işlerin nihayeti bellidir: zulümle abad olanın sonu berbad olur, alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste vs.

    (Mehmet Efe Bey, e-posta yayınlanmaz demişsin, sammiyetine inandım da, ama bakmayı bilen bakar diye ben uyduruk bir adres yazdım. Kusura bakma, korkuyorum ve korkmak için çok sebep gördüm bu bir ayda.)

  26. hoş geldin mehmet efe! özlemiştim seni o suskunlardan biri olarak. gezi’ye desteğimden dolayı aynı laneti ben de yaşıyorum. çocuklarını eylem sokaklarından eve sokamayan bir baba olarak, benim ne yazacağım varsa, daha ötesini ve ilerisini yazmışsın. yüreğine sağlık.

  27. Kafayı yiyeceğim. Ne güzel yazmışsınız, ne güzel görmüşsünüz o içimizdeki naif öfkeyi. Ben sadece adalet istiyorum, her çocuk için herkes için. Herkes sözünü söylesin istiyorum. Bıktım reklam görmekten, bana ne yapmam gerektiğinin söylenmesinden, anonimliğimin engellenmesinden, söz istiyorum, söz. Bu kadar mı zor alt tarafı bir kaç milyar insanı doyurmak, çocuğun kafasına bomba atmamak. Ben salam yiyebiliyorum da neden filistinli çocuk yiyemiyor, tek istediğim ya hepimiz salam yiyebilelim ya da lütfen hep beraber yemeyelim. 7 milyar insan toplanıp ”abi birbirimizi öldürmüyoruz, bir de çocuk işciler olmasın artık tamam mı” diyemiyor muyuz? Bunu yapamıyorsanız, ben yapıcam çünkü, biz yapıcaz. Güç istemiyorum, sadece ölümün anlamsızlaştırıldığı bir düzende ayaklanma istiyorum, otorite olmasın kimse istiyorum. Reklam panosunun kamu malı değil, kamunun düşmanı olduğununun anlaşılmasını istiyorum, insanların kafalarındaki ”mobese”lerden rahatsız olmasını istiyorum, gözetlenmeyelim istiyorum. Herkes ekmeğini paylaşsın istiyorum, kafayı yiyeceğim ya yeter hala polise attığım taşa bakıyorlar. O taş firavuna atılıyor -ki biliyorum o polise de bir şey olmuyor, mecha gibi dolaşıyor etrafta, elinde umarsız erkliğiyle biliyorum o abiyle aramda tek fark yerin dibine batası ailemden gelen gelirim- ama Ethem’e atılan kurşun halka, hakka, adalete atılıyor. Bu kadar mı zor hepimiz için Allah’ınızı severseniz ekmeğimizi, gücümüzü paylaşmak? Bir çözümüm yok ama kim haksızlığın karşısındaysa -umarım umarım kendimi haksız çıkarmam- hep orada duracağım. Elimde hem bütün bayrakları taşıyacağım, hem de hiç birisine ait olmayacağım. Gücüm güçsüzlüğümden geliyor benim.

  28. Daha ne diyim kardeşim.Sonuna kadar haklısın.

  29. Abi ne güzel yazmissin ellerine saglik.. ramazanda bizi umutlandirdin iyiki varsin!

  30. Aldığın ilk yarayla ölmek istemiyorsan, yaralanmaya açık olmak lazım. Sonra dünya alem öğrensin diye seni yaralayan şeyi, tarif etmek lazım o yarayı nasıl aldığını, o yarayla nasıl yaşandığını. Hatta seni yaralayanların karşısına geçip, “Bak şimdi…” konuşması yapman lazım. Çünkü dünya böyle öğreniyor. Vicdanın sesi böyle yükseliyor.
    17 yıl boyunca uzaktaydı Mehmet Efe. Uzakta kalarak vicdan bilgisinin yerini iktidar bilgisinin aldığı bir dönüşümden korundu. Hoş, tanıdığım, bildiğim Efe; kendisini, tanıyan bilen Efe, bu dönüşümün ne bir parçası olurdu ne de ona kayıtsız kalırdı.
    Kendi tecrübesini yazmış: 28 Şubat’tan bu yana geçen 17 yılda kimin, kimi, nasıl darbelediğini, iktidarın muktedirin kendilik bilincini ve vicdanını nasıl berelediğini, buna şahit olmanın ne denli zor olduğunu anlatmış…
    En eski arkadaşlarımı kaybettim şu son birkaç haftada. Büyüme halimi bilen tek bir kişi bile yok artık etrafımda. Tanıklarımı kaybettim, dünyaya birlikte karıştığım insanları. Öte yandan arkadaş olmanın ne demek olduğunu da öğrendim yeniden. Velhasıl Gezi’den duyduğum sevinç, içinde böylesi bir yas da barındırıyordu. Yeni bir şeyler başlarken, eski bir şeylerden vazgeçmek gerekiyor ya hani… Meğer öylesine bir teoriden ibaret değilmiş bu bilgi…
    Tanıdığım insanların yazdıklarını okurken sanki duyan tek kulağıma fısıldıyorlarmış hissine kapılırım. Seslerinden dinlerim yazdıklarını, duyamıyorsam zaten öylesine yazmışlar demektir, okuyamam bir türlü… Ama Efe’nin bu yazısını kendi sesimden dinledim. Kaybettiğim en eski arkadaşlarım için yaktığım bir ağıt gibiydi… İnsanların bedenleriyle, yüzleriyle, sahip olduklarıyla değil; vicdanlarıyla, ahlaklarıyla dost oluruz. Yara almamak için vicdanlarının seslerine kendilerini kapatan arkadaşlarımız birer zombi gibi dolaşırlar aramızda. Onların kendi ruhsuzluklarına isyan gibi yükselen, ama hedefini şaşırıp en yakınlarındakini kırıp geçiren şiddete kesmiş hırsları ürkütür bizi, kendimizden ve hayattan kuşkuya düşeriz.
    Efe bu yazıyla, yaşayan ölüleri hayata döndürmeye girişmiş belki de son kez. Gördüğüm o ki, Gezi ona yazmaya olan inancını iade de etmiş… Gene yazacak. Kelimeler yaşayan ölüleri hayata döndürmezler belki, ama vicdanlarından vazgeçmeyenleri diri tutabilirler. Çünkü dil hakikatin toprağıdır.
    Hoşgeldin Efe, iyi ki bizimlesin…

  31. SeyyahAli Öztürk

    Mehmet Efe abime;
    Unutma Abi; bu dünya gelip geçici bir yurttur, o bakımdan bu kadar çok dertlenme.
    Allah hayatı da günleri de insanlar arasında deveran ettiriyor, kimi zaman zafer, kimi zaman yenilgi ile gelip geçiyor dünyanın günleri…
    Devlete de, insana da, islamcıya da, gavura da, müslümana da ben derim ki;
    “Kanaat bitmez tükenmez bir hazinedir” in sırrını anlarsanız dünya ve ahiret saadeti hepimizi bekliyor. Dünya da huzuru ve saadeti yakalamak tüm insanlık için zordur…
    Hz.Peygamber bile bunu ancak belli bir coğrafya da sağlayabilmişken SEN neden bu kadar üzülür ve kendini yorarsın Mehmet Efe abicim.
    Yüreğine sağlık…

  32. amerikadan gezi eylemlerine destek için mi geldiniz bence hemen geri dönün !

    eline fırsat geçtiğinde ilk olarak müslümanlara zarar verecek tiplerle kemalist laik sanatçı bozuntularıyla kalbur üstü en küçük kaosta ülkeyi terk edip kaçacak zengin şımarık beyaz türklerle müslümanların yanyana özgülürk arayışında olmalarını anlamıyorum !!!
    özgürlükmüş pehh… herkes iki yüzlü … hakları gasp edilmiş başörtülüler için ses getirmiş tek bir eylem hatırlamıyorum ben !!!

    • Halihazırda hakları tam olarak teslim edilmemiş tesettürlü kardeşlerimizi de göremiyoruz hak mücadelelerinde nedense. Kanaatim sizin ve benim bu ifadelerimle birbirimizin karşısında cevap ve ithamlar içeren dialoglar yerine müşterek toplumsal özgürlüklerimizi tesis edebileceğimiz işbirliği ahvali içerisinde olmamızın daha hayırlı ve akıllıca olacağıdır. Dün yanlış yapmışa bugün doğru için fırsat vermek , fırsat vereni yoksullaştırmaz,küçültmez bilakis samimiyet testi ile kızdıklarımızı kazanma imkanı verir bize. Güvenmeyi öğretir.Biz birbirimize güvenmeyi unuttuk, kim bilir belki de hiç bilmiyorduk.

      • sizin “halk” diye tarif ettiğiniz grubun içinden çıkanların okuduğu askeri okullardan kurmay olarak ordunun başında yer alanlar tarafından 90 yıldır o tesettürü ve bilumum islami değerleri yasaklanmıyor mu? “Dün yanlış yapmışa bugün doğru için fırsat vermekmişmiş.” ‘Ben’i yasaklayan ‘siz’e niye güveneceğimi bir söyleyin. İktidar geldi geleli, hangi kurumda başörtülü biri var acaba diye cadı avına çıkıp görüntüleyen ve devletin kurumlarında başörtülü var lan koşun diye gazetelerine basanlara mı güvenelim? Toplu halde namaz kıldı bu çocuklar diyen kuduzlara mı güvenelim? Askerliğimi yaparken yemin törenime tesettürlü eşimi almadılar, kucağında çocukla cezaevinin kapısında beklettiler. Onlara mı güveneyim?
        Halk mücadelelerinde tesettürlü kardeşlerimizmişmiş. Tüm kurumlardan, okullardan, ekranlardan silip süpürdükten sonra kardeşleriniz oldu tesettürlüler öyle mi? Kaybolan yıllarını da veriyor musunuz 6. sınıftan tıptan atılan kardeşlerimin? Bir taraftan kendine taptıran devlet, bir taraftan kariyere tapan ailesi arasında kalmış, nereye gideceğini şaşırmış ama örtüsünden vazgeçmemiş kardeşlerimin örtülerine bez parçası, paçavra, siyasi simge, gösteriş diye salyalarını akıtanlara mı güvenelim şimdi? Şimdi biraz modaya uygun, biraz daha sizden, islamla, islami değerlerle alakası kalmamış bir grup örtülüden artık zarar gelmez size değil mi? İnsaniyetinizi, empatinizi, kucaklamanızı, halk oluşunuzu kaybettiniz. O zaman yapacaktınız. Birinci olan başörtülü kardeşim ağzı kapatılarak sahneden indirildiğinde “halk mücadeleniz” neredeydi? O zaman ordu vardı değil mi tepede. Yemiyordu orduya karşı “halk mücadelesi” yapmak sanırım? Bütün harp okulu mezuniyet törenleri televizyondan canlı yayınlanır ve her çıkan subay “irtica ile mücadele edeceğime…” diye yeminler ederek ayrılırdı kürsüden. O zamanlar halk mücadelesinin neresindeydiniz de şimdi tesettürlü kardeşlerinizi aranızda arıyorsunuz? Güvenmeyi öğretemediniz bize doğru. Dediğiniz gibi daha önce de bilmiyordunuz çünkü güvenmeyi ve güvendirmeyi…

        • Yapma be kardeşim, abicim, yurttaşım, anladım çok canını yakmışlar ama bak, hesabını sorduğun şeyler olurken (ya da olmazken) daha anaokulundaydım ben! Niye beni bunlardan sorumlu tutuyorsun onların yaptığından, kim onlar, adı dışında ilgim yok, sahiplendiğim yok onların dediğini de yaptığını da! Toptan bir reddi miras bu! Görmüyor musun?
          Gel diyoruz, gel, buluruz orta yolu, konuşalım, yazışalım, bak ben ateistim, ben Allahsızken bile görüyorum sana koşmanın gerekliliğini, sen Allah’ın aşkına gel! Örtülü kardeşimi de al gel, bulalım bir yol, kesme umudunu! Çünkü sen umudu kesersen benimki de elden gidiyor, “sıkıştığında kaçıverecek Avrupa’ya” diyorsun ya içim acıyor; çünkü gerçekten hissettim o sıkıştırılmayı, gerçekten korktuğum oldu ve köpekler gibi kaçmak zorunda kalacağım diye onur kırıklığıyla, memleketimi nasıl da sevmiş olduğumu ilk kez gerçekten keşfederek ağladığım günü hatırlıyorum.

          • Ortaya gerçekten güvenilecek bir hareket çıktığında, hatta değil güven, biraz haklarımıza saygı gösterecek bir hareket çıktığında herkesten fazla destekleyecektir bu kitle. Hatta görmediğiniz, tanımadığınız bir kitle. Ama üzgünüm, şu anki durum bunu tam olarak göstermiyor. Aksine bana hep, bugüne kadar ‘ben’i aşağılayanların, yasaklayanların, yok sayanların, hor görenlerin, öteki görenlerin sahibi olduğu, yönettiği, yönlendirdiği bir hareket bu. İktidar tarafından haksızlığa uğramış, horlanmış, aşağılanmış bir kitle varsa ki vardır, olabilir, bu kitle de maalesef bu hareketin içinde kullanılan en güçlü nesne. Yaşadığınız şeyleri gerçekten fazlasıyla yaşamış ve yaşan insanların arasındayım. Kapımızdan sivil polis arabalarının eksik olmadığı, nereye gitsek arkamızdan gittiği, telefonda evimizi tarif ettiğimiz misafir evimize gelemeden telefonumuzu dinleyen polisin yakalayıp sorguladığı günler yaşadık. İlgimiz olmayan eylemlerin sonrasında bile emniyete götürülmek, sorgulanmak, şafak vakti baskınları, bütün evin darmadağın edilmesi, kitapların suç aleti olarak toplanması… aklınıza ne geliyorsa işte. Okuldan, işinden, emekliliğine 4-5 ay kala işinden atılanlar. Neyse. Sonuç olarak, bize bunları yapanların tekrar bunları yapmak adına organize ettiği bir harekete, içinde samimi ve gerçekten mağdur olanlar var diye bizim gelip katılmamız beklemeyin.

        • Yazar Gezi’nin kendisi için nasıl bir umut olduğunu anlatıyor ya, aslında herkes kendi penceresinden bakarak kendi mücadelesinin bir zaferi olarak görüyor.

          CHP
          Sol gruplar
          Her sözü dikkate alınmayan liberaller
          Devrimci müslümanlar (ne demekse artık)
          Çevreciler
          Kemalistler
          Vs…

          Hepsi kendi zaferinin sarhoşluğu içinde. Uzun uğraşların sonunda ulaşılan orgazm hali gibi.

          Yeni zamanlar yeni algı kapılarının açmalı, eski yöntemlerle yeni siyaset yapılamaz tamam da, bunu yapmanın yolu hükümeti, hatta birçok açıdan başarılı bir hükümeti öldürmeye çalışmak mıdır?

          Bu sanal ittifakın paylaştığı ortak bir değer yok. İttifakları Tayyip nefreti üzerine inşa edilmiş.

          Eşim başörtülü, gezi olayları oturduğum sitededeki yaşamımızı zorlaştırdı. Özgürlük sevdalısı “halkımız”ın benim gibilere olan nefreti arttı.

          Allah AKP üzerinden din-dindar düşmanlığı yapanlara fırsat vermesin. O fırsatı bulurlarsa kavgasını verdikleri özgürlüğün zerresini layıkmhörmezler bizim gibilere…

  33. Bugüne kadar okuduğum en güzel ve daha da güzeli yazılamayacak, daha da doğrusu bulunamayacak ve daha da yol gösterini olmayacak olan bir duyarlık. “Analiz” demek bile yetersiz; meta-analiz… Müteşekkirim, kendi adıma. 21 yaşındaki bir Gezi eylemcisi genç şöyle dedi: “biz apolitikliği tercih ettik; bizimki tercihli bir apolitikliktir” Ben de şöyle murad ediyorum: “İktidar hedeflemeyen apolitik paylaşımsallıklara…”

  34. kendi isyanları ile Usulca kurdukları yeni dünyada sineklerin tanrısını da okumaları dileği ile yolları açık olsun…

  35. Allah senden razı olsun.

  36. Hoşgörü, anlayış, saygı ve sevgi zerrelerinden yoksun zihniyetler olduk(Çuvaldız).Bir başka platformda benzer ka(la)balıklarız. Mehmet Efe üstadın, ruhumu okşasa da okşamasa da tamamının altına imzamı atacağım bu nefis fikirler manzumesini başından bir kısmı, sonundan bir başka kısmı çekiştiriyor..”-Bak bizi destekliyor, onları yeriyor, yok iktidar düşmanı, antikapitalist vs…” Hak diyen yok hep gak-guk var, insanlık, kardeşlik, onur, vicdan, anlayış yoksunlarıyız, oysa kendi vicdanımızın yoksullarıydık, fakir fukaraları, meczuplarıydık…İçi boşalan(boşaltılan) bir nesilin haklı ya da haksız haykırışlarından medet umar hale mi geldik Mehmet Efe? Direniş senin güzel hür gönlünün anladığı, anlattığı, mücadelesini verdiği gibi olsaydı şayet umudum; bir dağ köyünün ıssız, serin, yalnız ve derin akan ırmağın kıyısında yeşerttiği yosun misali yeşil kalırdı her daim..Bu umutsuz ve yılgın gibi görünen halet-i ruhiyemin yok sanma, Altın Nesil’den var umudu.Haksızlığa uğradığı için orada bulunan, susarak haykıran, yakıp yıkmayan gencecik kardeşlerimize selam olsun, yazında bahsettiğin gibi haksızlıklara, hukuksuzluklara, dayatmacılığa ve vicdansızlığa dur diyecek yiğit yüreklere, okumak, anlatmak, anlamak, sevmek ve tebessümü eksik etmemek gerek vesselam…

  37. Sevgili M Efe bey,duygularıma tercüman olduğunuz yazınıza çok büyük oranda katılıyorum.İhlaslı bir tenkid olduğu hüsn-ü zannındayım ama bu günlerde bu bile ya duyulmak istenmiyor ya da “hain,işbirlikçi,vs” ithamıylakarşılanıyor. Kimse Behlül Dane istemiyor kendine başdanışman yapmak için.
    Yeni nesle ” nesl-i Cedid ” denebilir mi bilmiyorum ama bahsettiğiniz gençlerin vicdanları ile hareket ettiklerini düşünüyorum lakin onların da yaşları büyüyor ve pusulalarının sıhhatini korumadaki zaafları korkarım bu kardeşlerimi daha kötü mecralara sürükler.
    Vesselam…

  38. Gezinin bir yararı da orta yaş gurubuna oldu. ”ebuzerin hayranlıkla anlatıldığı sofralarda” büyümedim ve bana çok uzaktı. Ben sizi anlayamamışım, yanınızda olamamışım… Keşke yaşanan acıların farkında olabilseymişim, eylemlerinize omuz verebilseymişim… Bir kaç hafta içinde tüm paradigmalarım alt üst oldu. Ayrımlar yok oldu insan oluştu. Gezinin ruhu, ruhumu sarstı.

  39. Merhaba,

    Size uzun bir mesaj yazmıştım. Saatler sürdü. Çünkü yazarken yaşadım yazdıklarımı. Tanış olalım istedim. Gönder tuşuna bastığımda hata uyarısı verdi. Kaydetmediğim için silindi hepsi ne yazık ki.

    Sizi tanımıyor(d)um. İlk kez bir yazınızı okudum. Altına yapılan yazılı yorumları da okudum. Paylaşımınız içerik olarak gerçek anlamda yüreğime dokundu. Aslında hem kişisel hem de “yapısal” bir özeleştiri olarak algıladığımı ve çok önemsediğimi belirtmek isterim. Bu sağlam ve samimi yazı için teşekkür ediyorum. Varlığınız için de şükrediyorum.
    Silinmiş yorumumu inşallah sözlü olarak yapabilirim bir gün.

    Sevgilerimle

  40. Yorumuma cevap vererek önce yayınlayıp, sonra kaldırdınız. Canınız sağ olsun Mehmet abi. Tam da sizin yazdığınız gibi, yorumumda ne bir hakaret, küfür ne de büyük harflerle yazmak vardı!

  41. dün bir solcu tanıdığım var olan iktidar döneminde yapılan ihtimas,rüşvet,adaletsizliklerden bahsederken söyleyebilecek veya savunabilecek hiç bir şeyim olamazdı ve sadece susabildim. susmam gerekiyordu çünkü ahlaksızlığın hiç bir bahaneyle savunulacak bir tarafı yoktu,olamazdı. evet zulümler ve adaletsizlikler gitsin diye oy verilmiş,insanlarımız kendilerine kıymet verilsin ve adam yerine konulsun diye oy verdikleri,sistemin tüm kokuşmuşluklarından usandıkları ve çare olsun diye başlarına getirdikleri insanlar tamda düzeltilmesi gereken noktaya kendileri konumlandılar. Adalet üzere olmakla yükümlü biz müslümanlar ise son 10 yıldır iktidardan pay alabilme ümidiyle tüm adaletsizliklere göz yumar hale geldik hatta adaletsizliklerin merkezinde yer almaya başladık. Dün siyasetin küfür olduğu,sisteme müslümanları angaje etmekten başka amacı olmadığı söylemini bizlere öğretenler ve dillendirenler olarak bizler bugün tamda siyasetin göbeğinde vede omurgasında yer almaktayız. (Sanırım memleketimiz bu tezatlıklarla mündemiç.100 yıl önce islamcılar batıcılığı savunmazken bugün batıcı ,demokrasi tekfir edilirken bugün baş tacı).

    büyük anlatılar son buldu bu kesin. ama küçük insanların büyük hayalleri her dem devam edecek. İkbalin de dediği gibi “kaç müslümanlardan sığın islama”

    • caner bey’in yazdıklarının bir yorum olarak kalmaması, bir yerlerde başlı başına yayınlanması gerektiğini düşünüyorum. bir iki küçük önemsiz ayrıntıyı es geçersek… o kadar çok kişiyi anlatıyor ki… kendi adıma +1

      (umuda ihtiyacı olan müslümanın gezi rehberi’ne -karşıtlık değil, belki mukabele ya da paralel rehber olarak- herhangi bir …ci ya da …ist olmayan sıradan insanın gezi rehberi)

      (mail adresim yayınlanMAsın)

  42. Allah sizden razı olsun.

    DSP / CHP’ye oy veren, en büyük korkusu “ülkeye şeriatın gelmesi” olan, bir kuşak öncesi köylü bir ailenin çocuğuyum. Tanıdık bir hikaye, ilkokul mezunu ailenin tüm şartlar zorlanarak üniversite okutulmuş iki çocuğundan biri. Şimdi, finans sisteminin kölelerinden olan 9-6 çalışma düzenine tabii, herşeye rağmen az çok para kazandığı için mutlu olması beklenen biri. Namaz kılmaz, oruç tutar. Eşinin başı açık, başörtüsü yasağına karşı. İçki sevmez, ama kırk yılda bir içse de çok utanmaz.

    Son on yılı sürekli mahalle baskısı altında geçirdim, RTE ve partisinin icraatlarını sırf Kemalist olmadığı için eleştiren çevreme karşı çıktığım, ezberlerini bozmaya çalıştığım için. Ne yalan söyleyeyim, gizli bir gurur da vardı belki; çevremin göremediklerini görüyor olmaktan kaynaklanan. Daha “doğru” bir yerde durmaktan kaynaklanan. Kemalist vesayetin adım adım yıkılışını izlemek içimde hayırlı şeyler oluyor duygusunu uyandırdı durdu. Okuyordum zira, on beş yıl yapılan Televole yatırımının ulaşmadığı bir yerdeydim, okuyordum ve ana akım medyanın önüme koyduklarını yemeyecek kadar uyanmıştım. Başörtüsü yasaklarını, Kürtlere yapılan zulmü, tek tip vatandaş yaratma projesinin kaba saba dikiş izlerini görüyordum. Günay Rodoplu’nun sesi çınlıyordu kulaklarımda “sonunda biz yerliler kazanacağız!!!”.

    Velhasıl, oy vermediğim (herşeye rağmen benim için fazla sağda kalan bir parti) ancak yönetimde olmasından rahatsız olmadığım AKP iktidarını, endişeli modernlerin endişelerini hafife alarak, takiyye suçlamalarını hor görerek, ulusalcı hezeyanlarla dalga geçerek geçirdim. Referandumda da yine, çevreme de EVET vermeleri yönünde propoganda yaparak EVET oyu verdim.

    Referandumdan ne kadar sonraydı kestirmek güç, ama yavaş yavaş RTE / AKP benim üzerimdeki tılsımını kaybetmeye başladı. Tam olarak hangi olaydı, hangi konuşmaydı, hangi adaletsiz kanundu derseniz, cevabı yok. Sadece yavaş yavaş, edep ve ahlaktan uzaklaşan bir güç görmeye başladım tepemde. Kusturucu bir kibir görmeye başladım karşımda. İslam sosunda pişirilmiş neoliberal kapitalizm köftesini zorla boğazıma tıkmaya çalıştı iktidar, hazmedemedim. Kokusu midemi bulandırmaya başladı. Müslümanlar gözümün önünde kendilerini sattılar, görmezden gelemedim. Yerliler kazandılar da, “be careful what you wish for” uyarısı doğruymuş, hiçbir şey Rodoplu’nun hayal ettiği gibi olmadı.

    28 Mayıs akşamıydı, yemekte eşime “bunlar da çok oldular artık” dediğimi hatırlıyorum. Hatta, bunu yazıp yazmamayı çok düşündüm ama, faşizan bir düşünce olduğunu bilerek (Hemingway’a selam olsun) “galiba bu adam eceliyle ölmeden bu ülkeye huzur yok” dediğimi hatırlıyorum. Öyle bir karamsarlık, çıkışsızlık hali. Bizi asla dinlemeyeceğini övünerek duyuran bir iradenin yok olmasından başka çözüm üretemeyen bir kısırlık hali. Gezi, işte bizim bu kısırlık halini aşmamızı sağladı. Özellikle de benim gibi arada kalmışların, ne Kemal’in ne Tayyib’in askeri olmaya gönül indirememişlerin.

    31 Mayıs’ta, metronun Taksim’e kadar gitmeyip Osmanbey’de durmasının da etkisiyle, parktakilere alkışlayarak destek olmak amacıyla, hayatımda ilk defa eyleme katılmak üzere Taksim’e yürüdüm. Divan otelin önünde yüz –iki yüz kişilik bir kalabalık vardı, slogan atmaya dahi utandığım için sadece yanlarına geçip ayakta durdum. Yoldan geçen arabalar korna çalıyor, alkış tutuyor, destek oluyorlardı, beni çok şaşırtan şekilde İETT otobüs şoförleri de dahil. Atılan en “tahrik edici slogan” : yuuuuh!” Olup, kalabalıkta teyzeler, amcalar ve öğrenciler neredeyse homojen dağılmıştı. Arka arkaya üç metalik pıt sesi duyduk ve ilk gaz bombamızla tanıştık. Nasıl bir azap olduğunu yaşamayan bilemez. Divan otelin lobisinde kustuğumu hatırlıyorum. Takip eden bir buçuk saat boyunca otelin içinde kıstırıldığımızı, dışarı çıkmaya çalıştığımızda tekrar gazlandığımızı hatırlıyorum. Dışarı çıktıktan bir saat sonra, “neden böyle yapıyorsunuz siz bizim polisimiz” değil misiniz diyen genç kıza gülerek yaklaşan ve yüzüne sıvı biber gazını püskürten polisi hatırlıyorum. “sıkma ya n’olur sıkma “ diye ağlayan kızı duyuyorum. Saat ona doğru barikat kurmaya başlandığında slogan atmaya utanan ben, “hükümet istifa!” diye inletiyordum ortalığı.

    Yorumları okuyorum da, “kimin ne özgürlüğünü engellemişiz” diyen bir dil dolaşımda. Aşina olduğumuz, yorucu bir söylem. Ne zaman biri ezildiğini, haksızlığa uğradığını söylese, bu dil çıkagelir. “Eşcinsellere kim ne yapmış?” “Kürtlerin ne hakkı elinden alınmış? “Başörtüsü neye engelmiş? “… kusura bakmayın, size baştan anlatacak halimiz yok. Böyle her şeyden habersiz, ağzı bir karış açık pozlarında suretler. Bunca yıllık birikim, arkanızda duruyor işte. Dalın arşive, araştırın, okuyun, sorgulayın, en önemlisi DİNLEYİN de öğrenin.

    Mehmet Efe, abi, sizi bu yazınızla tanıdım, geçmişinizi okudum, arşivinizi taradım. Siz güzel bir insansınız. Her şeye rağmen, insana layık bir sistem kurabileceğimize inandığım, artık gittikçe seyrekleşen anların sebeplerinden biri de, sizin gibi insanların var olduğunu bilmek olacak bundan sonra. Allah sizden razı olsun.

  43. Umarım bir gün mızraksız ilmihaller, romanlar, öyküler, şiirler yoluyla şimdi yücelttiğimizi hükümsüzleştirmeyiz. Zira 28 Şubat”ta da aynısı olmuştu. Herkes yaptığını, yaşadığını hükümsüzleştirme yoluna girdi. Nihilist olmadıysak kitapta yeri olmadığındandır ya da gidecek yerimiz olmayışından. Ama o iklimin yetiştirdiği ve sağlam kıldığı insanlar hep vardı. Onları devlet, iktidar ve aygıtları içinde aradığınız için bulamıyor, göremiyor olabilirsiniz. Ya da indirgemeci ve toptancı bakış açısından bir türlü vazgeçmediğimiz için.

    Bu yazı 1,5 yıldır yazdığım hükümete yakın bir aylık kadın dergisinde temmuz ayında yayınlanacak. Sadece gezi bağlamında değil, genel olarak yıllardır eleştirel bakar, yazarım.

    GEZİ DOLAYISIYLA SÖYLEMEK İSTEDİKLERİM

    Öyle çok gereksiz şeyle meşgul olduk ki asılları es geçtik. Bu hayat planında her bir insan tekine tek tek iş düşüyordu. Bunu unuttuk. İyi olmak, biliyor olmak yetmiyordu bir de aktif olmak gerekiyordu. 90” lı yılların ortasında korkunç bir oburlukla tükettiğimiz tercüme psikoloji kitaplarıyla yetiştirmeye çalıştığımız çocuklar “ille de isterim” diye tutturduklarında poposuna iki şaplak atmak isteğimizi sadizmle eş değer gören kitaplar. Büyüğün sözünün kesilmemesi gerektiğine inanan biz ana- babalar en mühim meselenin ortasında sözümüzü kesip çocuğun beklediği ilgiye koştuk. Had bilmezlik bilmeyen bizler had bildiren çocuklar elinde oyuncak olduğumuzda atı alan Üsküdar”ı geçmişti. Çok özel çocuklarımız eylem koyarken yüreği ağzında ana- babalar olarak “çocuğum eve gel” demeye korktuk. Muhafazakârlık küfürle, çocuğuna sahip çıkmak faşizmle eşdeğer oldu.

    Korkulu bir saygıyı yitireli çok oldu. “Bunlara alışacağız” öyle diyorlar. Hz. Ali”nin “çocuğunuzu kendi zamanına göre yetiştirin” sözünü duymak için ellerin referansına ihtiyacımız vardı. Bakınız “Ben Nesli” kitabı. “El elin eşeğini ıslık çalarak arar” bunu bilemedik. Yanına “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler”i ekleyen adama “dur orda burası bize uymaz” dememiz lazımdı. Diyemeyecek kadar yabancıydık kendimize. Ne nostaljiğim. Arşiv biriktiremeyen, hızla değerlerinin içini boşaltan bir toplumun genci de kendine benzeyecek elbet. Dünden bugüne taşınacak bir şey kalmasın öyleyse. Muhafazakarlığı hükümetin rant sağladığı kitlenin rantını korumak için statükoyu muhafazası olarak algılıyoruz şimdi sadece. Kadim değerleri korumak onları gelecek kuşaklara aktarmak, onların yeni tecrübeleriyle bu bilgileri harmanlaması şeklinde değil. Muhafazakârlık küfür yemekle küfür etmekle aynı anlamda…

    Herkesin umut diye baktığı şeyde çapanı görmek. “Hemen- şimdi- burada” söylemine ram olanlara karşı “ burada- ama- hemen- şimdi değil” demek. Anlık, mizahi zekâlara prim vermeyip derinlik arzulamak… Gençler üzerinden topa giren ebeveynleri, fırsatçı ulusalcıları ve karşı tarafı –bizi- kastetmiyorum. Onlar “sen haklısın ben haklıyım” tartışmasını yaparak ayrışma denen şeyi iyice keskinleştirsin varsın. Tahammülü de harcayalım bozuk para niyetine. Anlamanın, işitmeye çalışmanın ille de hak vermek olmadığını öğrenmek için daha çok fırın ekmek yememiz lazım. Ama elimizde kalan tahammül kırıntılarını hak vermese bile işitmeye, anlamaya çalışanların koruduğunu da bilelim. Eğer o tahammül kırıntıları korunmazsa insan insanın ciğerini nasıl, niye yer tecrübe ederiz. Bu seferki daha vahşi olur. Daha acımasız. Bir insanın öldürülmesi, bir insanın bebeğiyle darp edilmesi ve her iki vakıanın da karşıtlarınca olmamış ya da olmuşsa bile hükümsüzleştirilmesi, küçültülmesi üzerinden anlayabiliriz bu vahşeti. Bu iki vakanın korkunçluğu, trajikliği kadar tarafgirlerinin söylemi ve duruşu da korkunç…

    Peki, Y nesli, ben kuşağı, dediğimiz gençlerin diline, tarzına teslim mi olacağız? Bize ne söylüyor bu dil? Bizden ne istiyor? Dahası kendisi için ne istiyor? “Kahrolsun bağzı şeyler”in, “Mustafa Keser”in askerleri” olanlardan bahsediyorum. Otorite istemiyorlar. Devletin temsil ettiği yapılardan hoşlanmıyorlar. Devlet onları muhatap alsın, sert yapmasın istiyorlar. Tuhaftır, AVM”lerin, kolejlerin, markaların, son model teknolojilerin içinden ve içinde kalarak varlıklarını sürdürmek istiyorlar. 3 çocuk istemiyorlar, kürtaj istiyorlar, masum cinselliklerini yaşamak istiyorlar. Anayasa, hukuk, devletin bir takım düzenlemeleri ve tasarruflarını istemiyorlar. Yüreklerinin götürdüğü yere gitmek ve devletin de o yere gelmesini istiyorlar. Okulda kopyala- yapıştır ödevleri, internette edindiği göçebe bilgiyle varoluş kanıtlamasına girmek istiyorlar. “Ben oldum” triplerine girip okuldaki hocalarına ayar veriyorlar. İyi internet kullanmayı, tuşlara seri şekilde basmayı ebeveynlerinden üstünlük olarak görüyorlar. Kadim olanı değil, yeni, kısa, anı kurtaran, palyatif bilgiyi istiyorlar. Orantısız zekâlarına uygun olanı… Yani: Mizah üretebilecek kadar bilgi istiyorlar. Haksızlık mı ediyorum? Belki evet, belki hayır… Ama.

    Küresel dengeler, internet oligarkları ve bu oligarkların işlevleri, küresel turbo kapitalizmin toplumları homojenleştirerek benzer alışkanlıklara, tüketim kalıplarına, davranış tarzlarına sahip bireyler yaratarak pazar oluşturma ve bunun içinde neo- liberaller eliyle kutsalların, kurumların, toplumun değişimini dengeleyecek kurumların içinin boşaltılması ya da çürütülmesi, yerine ise new age tarzı dinleri, ikame etmeye çalışmasını anlamıyor ve bunları “komplo teorileri” olarak yorumluyorlar. Burunların dibindeki katliamlar, kalkışmalar gündemlerinde yok. Varsa da bunları kendi taleplerinden ayrı tutuyorlar. Afrika gezisinden dönmüş ve kim bilir nelere şahit olmuş bir başbakana yaşam tarzı fantezilerini sunuyorlar. Sunmasınlar mı diye sorulacağını biliyorum. Ama hangi yaşam tarzı? Her bir bireyin kendisi için istediği özgürlük, diğer bir insanın istemediği özgürlük ise ne olacak? İstemekten önce istediklerimizle halleşebilecek miyiz, karşı çıkışları nasıl temellendireceğiz soruları zaten dağarcıklarında yok. “Önce olsun, sonra bakarız” mantığı “kervan yolda düzülür” mantığıyla aynı. Kaldı ki protesto haklarının neleri kapsadığı, neleri kapsamayacağı, nelerin istenip nelerin istenmeyeceği ise murakabe yetenekleri zaten gelişmemiş gençlerin üzerinde duracağı bir şey değil. Bu kapının haddi aşarak aralanması toplumun temellerini dinamitleyecek isteklerin de dillendirilmesi boyutuna ulaşabilir mi? Meleksileştirilerek haftalardır göklere çıkarılan, egosu tavan yaptırılan bu gençler dünyanın gerçek halleriyle hasbelkader burun buruna geldiklerinde elle tutulur şeylerinin olmadıklarını fark ederlerse ne olur? Bunlar beni aşan soru ve cevaplar.

    Özgüveni yüksek ve orantısız zekâ olarak kendini lanse eden gençlerin temsiliyetlerini her biri otoriter, buyurgan adamlar eliyle ilk amacın ruhuna aykırı listeler, isteklerle başkalarına bırakmaları da ayrıca üzerinde durulması gereken bir mevzu. Mesela neden İhsan Eliaçık”ı hep sahnede başrolde gördük ama örtülü kızlar sadece pankartlarla fotoğraf verdi. Sadece orada var oldukları vurgulandı ama temsiliyetlerini İhsan Eliaçık yaptı. Masum gençleri anladığını, polisin tutumunun yanlışlığını, gezi parkının yargıda olduğunu ve referandum v.s yöntemlerle yeniden değerlendirileceği söylendiğinde ise iş çığırından çıkmış ulusalcılar, sandık yenilenleri sahneye çıkmış oldu. Eğer gezi parkı direnişi polisin şiddeti, başbakanın sert tutumu olmasaydı tatlıya bağlanır mıydı diye düşündüğümde çok makul cevaplar veremiyorum kendime. Gelinen noktaya ve sonradan açığa çıkan dile, baskın olan alttaki niyete baktığımda tatlıya bağlanma ihtimali düşük görünüyor. Ama yüzde birlik ihtimali vardı ise tatlıya bağlanma ihtimalinin o senaryoyu da görmek isterdim ve başbakanın buradan elinin daha güçlü çıkacağını sanırdım. Komplo teorileri anlamamızı, işitmemizi engeller sadece. Ben “kaderin üstünde bir kader vardır” anlayışına inanırım ama iktidarların komplo ihtimallerini göz ardı etmemelerini, tedbir almaları gerektiğini –bize sezdirmeden- düşünürüm. Hele ki 1920” lerde kuantum devrimiyle ikinci aydınlanmaya giren batının ya- ya da dikotomilerinden sıyrıldığı ve “kelebek etkisi” denilen oluşumun çok seçenekli argümanlar ve karşı argümanlar üretmesinden dolayı. İyi yönetilmemiş, çok çok planı olmayan zihnin, toplumsal, siyasi kalkışmalara acemi karşılıklar vererek habbenin kubbe yapılması geziyle ortaya çıkan ve ders alınması gereken bir olgu.

    İçgüdüye günler, haftalardır methiye yazan akademisyen, gazeteci, sosyolog, psikologlara bakarsak Darwin haklı mıydı diye sormamak elde değil. Zira onlara bakarsak bu gençlerin diline, tarzına ayak uydurmalıyız. Ben 90 kuşağına mensup çocuğu olan bir anneyim. Sorunun sadece gezi”deki çocukları değil, İslami çevrenin çocuklarının da sorunu olduğunu düşünüyorum. –ki gezi”deki anti-kapitalist Müslümanlar, bazı İslamcı yazar, çizer, sanatçıları da unutmamak gerek-. Benim için şaşırtıcı olan ise gezi”den sonra ortaya çıkan pankartlara, twitlere, baktığımda ayrımcı, aşağılayıcı dile dönülmesi oldu. ”Gezi parkı büyüsü” bittiğinde kendi mahallesine dönen genç ırkçı diyebileceğimiz dile yöneldi ve hala gezinin masumiyetini savunuyor karşı argümana karşı. Hotorejen denilen ama aynı amaçla bir araya gelen gençlerin birbirleriyle anlaşabilmesi için asgari de olsa homojenleşmesi ve her farklılığı kucaklayabilmesi olmadı anlayabilmesi gerekiyor. Bu ise başarabilecekleri bir şey değil. Olmadığını da görüyoruz. Olmalı mı ayrıca o da ayrı bir konu.

    Ben şahsım adına kendi hatalarımıza bakmamızı, çünkü internet çağında, turbo kapitalizmin hâkim olduğu dünyada, new age akımların kutsallar yerine ikame edilmek istenmesinde direnemememiz ve doğru argüman üretemememiz karşısında bizim de çocuklarımızla kod kaybına girdiğimizi, yanlışlarımızın farkına varıp derhal bunları düzeltmemiz gerektiğini düşünenlerdenim. Bizim toparlanmamız dünyanın da toparlanması demektir. Gezi”deki gençlere kızanlar oldu ama ben anlamaya çalışma taraftarıyım. Dış bağlantı, “oyuna getirildiler” söylemlerinin –ki öyle de olabilir- dışında onları orada toplayan saik nedir? Neden kadimlere çemkiriyorlar? Neden köksüzler? Bizim yapmadığımız, yapamadığımız şeyler olduğunu, atalete sürüklendiğimizi düşünüyorum.

    Suçun gençlerimizde değil bizlerde olduğunu düşünüyorum. Kendi gözümüzdeki çapana bakmak istiyorum. Uzun süredir fark ettiğim bir takım olumsuzlukları içimde tutmayıp yazmak istiyorum. Kendi kişisel cihadımı yerine getirmek için.

    Evet, suç gelenek biriktirmeyen ve bu geleneği çocuklarına aktaramayan bizlerde… Suç pergelin sabitlenecek noktalarını kaybeden, kaybettiğini unutan hatta unuttuğunu da unutan bizlerde.
    Suç artık korunaklı sitelerinde yoksul, yoksun, deli, dilenci görmeden yaşamaya başlayan bizlerde.
    Suç neo- liberal politikaları uygularken ruhsal olarak sıkışan, iyilik kötülük kavramlarını yitiren, aşırı ve her şeye sinmiş rekabetle kıyıcı otomatlara dönüşen, tüm bunları sağaltacak manevi, sanatsal, zihinsel kodlarını, araçlarını kaybeden insanın yaşadığı bunalım sebebiyle iktidarı uyarma ve tedbir alma görevini yapmayan bizlerde. Hızla kentleşen bir ülkede bu kadar çabuk kentleşmenin getireceği ruhsal bunalımları hesap ederek politikalar üretilmesini talep etmememizde.
    Suç liberal etiği bir kere kabullendiğinde artık dönüşü olmayan bir yola girdiğini, ayağına kurşun sıktığını görmemekte.
    Suç “yeter ki haklı çıkayım” diyerek abartık, yeterince araştırılmamış haberleri manşet yaparak el- eminliğe leke süren, neredeyse tek sesliliğe bürünen İslamcı medyada.
    Suç “ama onlarda öyle yapıyor”, “hadi ben yaptım ama sen de yaptın” mantığını dolaşıma sokmamızda.
    Suç yüzde elliyi edilgenleştiren, farklılıklarını tek potada eriten söylemde…
    Suç yapmaktan imtina etmeyi yapmak özgürlüğü ile karıştıran bizlerde.
    Suç deli gibi tükettiğimiz ahlaka, aile yapısına uygun olmayan dizileri, yarışmaları protesto etmememizde.
    Suç popüler olanı kadim olana tercih edişimizde…
    Suç yurtdışı basınında hakkımızda çıkan haberlere temkini elden bırakıp sevindirik olmamızda, kötü şeyler söylediğinde de “ayıdan post, gâvurdan dost olmaz” söylemine sarılmamızda.
    Suç unutma hastalığına yakalanmamızda. Rüzgâra göre pozisyon alanları her defasında unutup onlara yeniden güvenmemizde
    Suç “kervan yolda düzülür” mantığını hala sürdürmemizde.
    Suç kentle, ülkeyle ilgili yapılan çalışmalarda kamuoyunu bilgilendirip onların da görüşlerini almamakta.
    Suç geçmişe takılı kalmamızda… Mağduriyetin vicdanı buzlanmış dünyada bir önemi kalmadığını unutmamızda. Ve hatta mağduriyet yarıştırmakta…
    Suç iktidar ve onun aygıtlarını kullanabilecek seviyeye gelip, uzun yıllar buralarda kalıp mağdurluğu hala dolaşımda tutmakta.
    Suç mağduriyetin ve sabrın karşılığını veren Allah”a şükretmeyi unutmamızda…
    Suç en kötü şeyleri yaşasan, en büyük zulümleri tatsan bile, iktidar, çoğunluk olduğunda bakışların değiştiğini, artık beklenenin “adalet” olduğunu unutmakta.
    Suç “sesi çok çıkıyor”, “arkası güçlü” diye kültür bakanlığının toplum vicdanına mugayir projeleri desteklerken hadi ahlakı geçtim yüksek sanatsal kriterlerinin olmamasında.
    Suç dini otoritelerin dünyada olan biten karşısında bizi dini açıdan uyarmamasında… 21. yy” da kuantum ilahiyatı müfredatına alan papalığa karşı bizim hala “orucu bozan şeyler” pozisyonunda kalmamızda. CERN”de olanları bize anlatacak ve Kuran-Sünnet ışığında yorumlar getirecek din adamlarımızın olmamasında. Yeni gençliği dine ısındırmak için artık ispat çağına girdiğimizi anlamak istemeyen din âlimlerinde. Hüccetin bu çağın argümanı olduğunu, boş bırakılacak her alanın başkalarınca doldurulacağını unutmamızda. Tefsir, hadis, fıkıh ilmi ile matematik, fizik ilimlerinin de paralel okunması gerekliliğinin farkına varamayışımızda.

    Suç iktidar dolayısıyla dünyada yapılacak işimizin kalmadığını artık nimetlerden faydalanmamız gerektiğini düşünerek nöbeti bırakan bizlerde.
    Suç hiçbir önermesi, içeriği olmayan popüler yazarları, sinemacıları, sanatçıları, gazetecileri takip edip meselesi, derdi olanları anlamayı yanaşmayan bizlerde.
    Suç “Leyla ve Mecnun” tarzı dizilerin gençlerce bu kadar tutulmasının üzerinde sosyolojik, psikolojik olarak eğilmememizin…
    Suç rol modellerin anarşist, romantik, sınırsız özgürlükçü, her şeyi ti”ye alanlar olarak belirmesinden endişe etmeyişimizde.
    Suç Toki neden bu kadar çok stüdyo ve 1+1 evler yapıyor, bu evlere bu kadar rağbet edilmesinin toplum olarak yalnızlığa, bireyciliğe bizi yöneltmesini dert etmeyişimizde.
    Suç hizmete, büyük ve afili şeylere kanıp bunların menşeini, yarar ve faydasını sorgulamayışımızda.
    Suç AVM” de eşitlenmek için tüketime yönelen bizlerde.
    Suç kredi kartlarıyla otokontrolsüz harcama yapan bizlerin tükettiğimize yabancılaşmamızda.
    Suç tüketime, çürümeye karşı bilinçlendirecek mekânları AVM, gökdelen, siteler kadar ve hatta daha fazla talep etmeyen bizlerde.
    Suç çocuğuyla derdini, acısını, sıkıntısını korumacılık içgüdüsüyle paylaşmayıp ülkesinin ve dünyanın hallerinden bihaber çocuklar yetiştiren bizlerde.
    Suç biliyor olmanın yetmediğini aktif de olmamız gerektiğini unutmamızda.
    Suç tüm sorumluluğu iktidara yükleyip yöneticilerin de insan ve denetlenmesi gerektiğini unutup “bizim aleyhimize bir şey yapmaz”ın ardına sığınarak edilgenleşmemizde.
    Suç “bir kerecikten bir şey olmaz” diyerek bir kere niteliksizleşmeye geçit verdiğimizde bunun devamının geleceğini hesap etmememizde.
    Suç insanların kutsallarını, değer atfettikleri hatıraları fetiş olarak küçümsememizde. Mesela 1 Mayıs”ı Taksim” de kutlamak isteyen insanları anlamaya yanaşmamamızda. Hal böyle olunca kendi değer atfettiklerimize karşı geliştirilen söylemde ise içerlememizde. Mavi Marmara bizim için ne kadar mühimse o insanlar için de 1 Mayıs mühim. Acıyı paylaşmanın, hatıraları paylaşmanın toplumsal kaynaşmayı –zoraki bile olsa- artıracağını unutmamızda.
    Suç “Kürt çözümü” gibi çok mühim bir mesele de karşı argüman ileri süren ya da bilgilendirilmek istenen insanları velev ki öyle olsunlar “ölüsevici” olarak yaftalamamızda.
    Suç herkesi bizimle aynı duyarlılıkta olmaya zorlayan dilimizde.
    Suç Ergenekon ve türevi davalarda suçu mahkemece sabitleşmemiş bazı insanları “suçlu” diye ilan edip kul hakkı, adalet denilen mekanizmaların toplum nezdinde itibarsızlaşmasına ses etmeyişimizde.
    Suç “protesto etme ruhumuzu” “iktidar bizdendir” diye köreltmemizde.
    Suç sevdiğimiz ve desteklediğimiz liderlere yapılacak en büyük kötülüğün kotasız, ama”sız teslim olmak olduğunu unutmamızda.
    Suç Hz. Ömer “e hesap soran sahabe kadının aslında iktidar, devlet, birey arasındaki ilişkiyi anlatan en önemli prototip olduğunu unutmamızda.

    Jean Baudrillard”ın “lanetli pay” dediği demokratik ilkeyi –ki ben buna toplumdaki her bir bireyin kendi payına üzerine düşeni yerine getirmesi olarak okuyorum- sahip çıkılmalı.
    Başbakanın “insanlığın umudusunuz” sözünü çok önemsiyorum. İnsanlığın umudu olduğumuzu, Cemil Meriç”in “benden sonra tufan” anlayışla birleştirmeliyiz belki de. Yani öyle bir sorumluluk yüklenmeliyiz ki sanki her birimiz “ben mücadele etmezsem dünya yıkılır” anlayışıyla hareket etmeli.

    HERKESLE AMA “HERKESLEŞMEDEN” YAŞAMAK…
    Velhasıl biliyor olmak yetmiyor aktif olmak da lazım. “Heyt yeter çekilin”, “heyt yeter çekilin” in içi doldurulduğunda anlamlı ve sadra şifa olacağını bilmeliydik. Bu dünyanın hallerinden korkmazdım sabitelerimiz sabit kalsaydı. Pergelimiz sabit noktalarını yitirmeseydi günahın tövbesi olduğunu hatırlar, Hz. Âdem”e hata yapma fırsatını veren Allah”ın bizden bunu esirgemediğini bilirdim. Âdem”in pergeli tövbeyi bildi. O sabiteler, gelenek yan yola sapınca korkmamak doğru yolu bulabilecek donanımımız olduğunun bilincinde olmamızı sağlardı. Değişmekten korkmazdık değişimin hazırlıksız yakalamasından korkardık. Hazırlıksızsak hazırlıklı olandan yardım alırdık. Özgür olduğumuzda soracağımız geç kalmış ontolojik sorular değil, özgürlüğü getirecek ve kıymetini bildirecek ontolojik sorular sorardık.
    Geç mi kaldık? Bence değil. Ama hasar tespiti bir an önce yapıp her bir birey olarak nöbetin başına geçmeliyiz. Adalet ve merhamet tek yol azığımız olsun. Kadimleri gençlere aktarmamız, aile kurumunu yeniden güçlendirmemiz lazım. Zira dünya tersine dönse, çivisi çıksa bile eğer kadim yapılarınızı, buyruklarınızı muhafaza etmeyi başarabilir, gençlerinize aktarabilir ve onların yeniyi karşılarken pergellerini sabitleyeceği değerleri kaim kılarsanız asgari zararla çıkarsınız düzlüğe. Kadimler, insanı insan yapan değerler denilen şey tüm aforizmaların, orantısız zekâların, twitlerin, derinliksizliklerin sonunda gelip başınızı vuracağınız merci”dir. Neye talipsek, neye meftunsak, neyle oyalandıysak, neyi öncelediysek işte bunlardır bizi biz yapacak. Vesselam…

    • 1.5 aydır gezi ve gezi olayları çevresinde yazılan gördüğüm her yazıyı okudum. Bizi faiz lobisinin eli kanlı uşakları, öldürülmesi gereken vatan hainleri, atatürk’ün emanet ettiği gençlik olarak görenleri de biliyorum. Cahiller mi, yoksa dezonformasyon mu yapıyorlar hiç bir fikrim yok. Mehmet Efe gibi çok küçük bir azınlığı çıkarınca hiçbirinin anlamaya bile yaklaşamadığını gördüm.

      Bu kadar yazı arasından bizim kuşağımızı ve sorunlarımızı sizin kadar anlayamayanı daha önce görmemiştim. Hala bizim üzerimizde bir etkiniz olabileceğini inanıyorsunuz. Biz sizi dinlemiyoruz. Kişisel olarak algılamayın bunu lütfen. Bilişim çağına dair ne varsa bizden öğrendiniz, ilk defa bu nesil ebeveynlerinden bir şey öğrenmedi, onlara öğretmenlik yaptı. Sadece geziciler için söylemiyorum, bütün ülke gençliği için bu geçerli. Kumandadan, tabletlere kadar her şeyi biz öğrettik bize, şimdi gelmiş yeni nesile biz bir şeyler öğretemedik diye üzülmeyin lütfen. Biz zaten öğreneceğimiz her şeyi öğreniyoruz. Bilgi elimizin altında 2 tıktan ibaret. Bilginin en büyük güç olduğu bir dünyada sizin pek bir hükmünüz kalmadı maalesef. O geleneği görüyoruz ve reddediyoruz, olay bundan ibaret.

      • O kadar güzel söylemişsin ki “anonim” kardeşim.
        Baskıya isyan eden gençliği “adam” etmenin yolu bir şeyler öğretme adı altında daha fazla baskı altına almaktır diyorsunuz Banu Hanım.

      • tam da sizin gibileri kastediyorum işte. bir şey söylemeye sanırım gerek yok. anlamak hak vermek değil. mehmet efe bey”de bende anlamaya çalışıyoruz ama hak vermek. orda durun bakalım. daha o kadar olmadınız.

  44. Allah razı olsun..41 yaşındayım eski islamcı şimdinin sade müslümanı olarak..Siz ve Dücane ağabey yalnız olmadığını gösteriyor..çok hüzünlü bir durum.. Sadece 2 kişi koca bir ülkede…
    Allah uzun ömür versin.
    Hayırlı ramazanlar..

  45. Sizi bu yaziyla tanidim, kaleminize saglik bir gece vakti bir solukta okudum.

    Once kendimce asil isyanin nedenini anlatayim dedim, besiktasli ismet bey anlatilabilecek en samimi dille anlatmis. Kendimi anlatayim dedim, caner kardesim neredeyse (referandum oyu haric 🙂 ) beni ve esimi anlatmis..

    Yazmaktan vazgecmistim ama yine de belki bir kac goz bir de beni gorur de vicdani agir basar, biz de karinca misali gorevimizi yapmis olalim diye biraz yerinizi isgal edeyim.

    Istanbulun simdilerde yok olmus orta direginden esnaf/ zanaatkar bir baba ile ev hanimi annenin oglu, ailenin ilk universite okuyan neslinden bir kardesinizim. Ecevitci cizgide, ayni zamanda orucunu tutan namazinda niyazinda olan ama siyasal islam cizgisiyle ilgisi olmayan bir ailenin hikayesi benim aileminki de.

    Bu tarifle aslinda eski vesayetci rejimin fazla dokunmadigi bir hayat tarzimiz olsa da ne darbeyi ne baskiyi ne birinin askeri olmayi kabullendim ne de ezberci rejimin kalibinda yogrulmus, askeri duzende sac bas kontrolu yapan, beden egitiminde hazir kita yuruten egitim sisteminin carpikliklarini gormezden geldim.

    Ama asil sahsi aydinlanmam sizin gitmek zorunda birakildiginiz, benimse okuma amacli gittigim ulkede, basit bir ehliyet sinavinda dahi onume 54 dil secenegi sunuldugunda oldu sanirim. Turkce de vardi iclerinde, daha once duymadigim diller de.. Sonra California eyaletinin verdigi ehliyetlerin her hanesinde hem ingilizce hem ispanyolca yazdigini gordum, malum meksikali nufus yogun diye. Ve sonra mahkemeye cikan arkadasima “hangi dilde savunmak istersin kendini?” diye sordu hakim ve ben utandim. Ben bu ulkede ana dilimde kendimi savunmak istiyorum diyen kurt arkadasimdan utandim. Bir ulkenin ogrenci vizesiyle bize gosterdigi muameleyi, biz kendi ulkemizde dogmus insanlara gosteremedik diye utandim.. Ozur diliyorum kurt kardeslerimden.

    Bas ortusu yasak iken de bir tepki vermemistim, o zaman neredeydiniz diyenler, haklisiniz. Normali o saniyordum, o zamanki aklimla devletin dezenformasyonunu yiyordum,, bilmiyordum, ozur dilerim.. bilin ki bu ulkede bir kez daha boyle bir yasak olursa o zaman yaninizdayim, elimden bu kadari geliyor cunku.

    Simdi goruyorum ki 28 subatin bize yutturulan duzenekleri ve devlet oyunlarinin aynisi su an muhafazakar kesime oynaniyor. Yeni tiyatronun fadime sahini camide icilen icki, seriat korkusunu al yerine darbe ve anarsi korkusu koy, bir avuc cubbeli sarikil sisli zikir goruntusunu al yerine bir avuc molotoflu provokatoru koy.. Her gazeteye de ayni basligi attirdin mi denklem tamam. Biz yediydik, siz yemeyin kardesler. illa yiyecekseniz de gelin bir gun bir yerde ozrunuzu dileyiverin bir zahmet..

    Ha simdi ben ne oldu da parka gittim. Birinci elden tanidigim arkadaslarim gittiler, bir agac ugruna. Sopa yediler , cadirlari yakildi artik bu kadari da yeter dedim ondan gittim. Ilk defa sokaga ciktim ve esimle arkadaslarimla gittim. Sonra bizi goren baska arkadaslar da gittiler ve gazlarini sopalarini yediler. 31 mayis aksam ustu Vali istifa diye bagiran kalabalik, bakti ki butun kanallari susturmaya valinin gucu yetmez iste o zaman hukumet istifa diye bagirmaya basladi.. Ne bir organize edecek lobi vardi ortada arkadasim, ne de sandaletle sortla iktidari devirecegini sanacak kadar aptal bir eylemci. Demokratik hakkini kullanan insanlari kor eden, olduren sakat birakan bir hukumetin istifasi her yerde istenir, burada da istendi. Azicik insaf izan sahibi olunsaydi bir kac istifa gelirdi ama koltuklar sicak geldi herhalde, ne diyelim..

    Ve onca arkadasi kor eden devlet benim de suraimda bir gazkapsulu patlatmayi becerdi. 5 santimle gozu kurtardik , burunda hafif bir catlak, verilmis sadakamiz varmis. Isin ironik tarafi da durumu goren babamin “Ne o sen akepeci degil miydin” demesi 🙂 Degildim babacim ama savundum, yasaklari kaldirirken vesayeti geriletirken Milletin bir kismi “ordu goreve” derken savundum. Oy vermedim, ama dogrusuna egri de demedim.

    Ama simdi goruluyor ki bosalttiklari yere kendi oturmak isteyenlerin despotluguna burundu bu is. Yargi kendi yargisi, polis kendi polisi rektor kendi rektoru basin kendi basini oldugu surece guzel.. Darbeyle gelenden demokratlik beklemem ama her halde secimle gelenden beklemek hakkim. Neyi yasaklandi diyenler, hepimiz istanbuldaki her ibadethanenin etrafina 100 m yaricapinda daire cizecek kadar zekaya sahibiz, yapmayin lutfen.

    Simdi ben azinliktayim bu ulkede bunu biliyorum. Zaten hepi topu tabani belli bir sosyal demokrat cevrede bir de darbeye hayir, yok efendim kurtlere ozgurluk anadil filan dedin mi hepten azinliga dusersin.

    Ama mehmet efe abi, okudugum kadariyla siz bu guzel toplumun daha buyuk bir kesimine hitap edebilecek vicdana, kaleme ve inanca sahipsiniz. Siz ve Ihsan eliacik gibi vicdanli ve sagduyulu yurekli kisiler bana umut veriyorsunuz.

    “hizmet ” ve “cemaat” perdesi altinda bildigin dupeduz NLP yontemleriyle tek tip nesil yaratmak isteyenler, otekilestiriciler , kindarlar, Rantcilar, peskesciler beni bu dinden ne kadar uzaklastiriyorsa sizin gibiler bir o kadar yakinlastiriyor.

    Bosa yazmadiginizi bilin isterim

  46. Twitterdan da geldiğini duyduğumda hoşgeldin güneyli çocuk demiştim hocam. Hoşbulmasan da hoşgeldin. Son dönem müslümanlar arasından çıkıp iktidara yapılan en oturaklı ve dokunaklı eleştiri şu yazdığınız yazı(lar) oldu. Ötekileştirmeden bu üslubu koruyarak devam edin inşallah. Neredeyse tüm cemaatlerin sisteme AKP ile entegre olmasından sonra bu tarz eleştirilere çok ihtiyacı var müslümanların. Bunu kötü bir dille yine iktidarın kullandığı ötekileştirme dili ile yapan müslümanlar da maalesef düzeylerini koruyamadılar ve haksızlığa karşı yanında durduğu çevrelerin alkışların duygu seline kapıldılar. Allah sizden razı olsun.

    Pratik yaşantıya da katacağınız olumlu eylemlilikleri de bekliyoruz.

  47. Kalpten kopan çığlığınızı dinledim ve huzurla ve umutla doldum. Teşekkürler…

  48. Çölde su bulmuşcasına mutluyum şu an. Ötekileştirilemeyen insanlardanız, bir çok satırı gözlerim yaşararak okudum. İyi ki varsınız. O bahsettiğiniz başörtü eylemlerinde, 8 yıllık zorunlu eğitim geldiğinde, Cuma eylemlerinde gönülden destektim aynı düşünmesek de. Ve o cenahı iyi bilen, ayrı olsak da aynı olmadığımız birinden bu yazıyı okumak beni nasıl mutlu etti anlatamam. İyi ki varsınız, kaleminize, yüreğinize, ömrünüze sağlık. sevgi ve dostlukla

  49. Ben 58 yaşındayım. Emekli Bankacıyım.Mersin’de doğdum büyüdüm. Çok güzel kaleme alınmış bu yazınızı nefes almadan okudum.. Anti-Kapitalist Müsluman kardeşlerimizi de çok seviyorum, sizi de çok sevdim.. Duygularımı tarif etmem mumkun degil, sadece içim ümitle doldu sizin ve sizin gibi düşünenlerin varlığıyla Allahımın izniyle Yurdumuz da çok şey daha iyiye gidecek..
    Yazılarınızın devamını diler hem anti kapitalist müslüman kardeşlerimizin hemde sizin gibi dogruları görüp seslendirenlerin inşallah kısa zamanda milletvekili olarak haklarımızı savunmanızı görmek isterim.. Allah yolunuzu açık etsin..

  50. dün akşam gördüm yazınızı. sabah kızıma okuttum. okuyup yanıma döndüğünde “annemin oğlum dediği adam, gençlere çapulcu diyor” cümlesi oldu. Gözlerim nemlendi. Yüreğine sağlık kardeş…

  51. Yüreğinize, aklınıza, kaleminize sağlık. 25 yaşındayım, o beklentilerinizle yücelttiğiniz, (biraz da hayalkırıklığına uğratma korkusu aşıladığınız) gençlerdenim; umarım bu işin sonu Fransız Devrimi’ndeki gibi zaferin sonunda iktidarın zalimden zalime el değiştirmesine benzemez (düşündüğünüzden daha çok okuyoruz ^^) apolitiktik ya hani ama biz bile anca görüyoruz nasıl da kandırılmışız, internete rağmen. Kürtler konusunda, dindar kesim konusunda, medya konusunda (bekliyorduk sahtecilik de bu kadarını tahayyül edememişim ben), Aleviler, eşcinseller… Her şeye rağmen biz de çok şey öğrendik gördük Gezi’de, öncelikle kendimize inancımız tazelendi- hayır, sıfırdan ortaya çıktı. Espirili bir tonla acılığı alınmış tavırlarla hangi ülkeye kaçsam diye düşünen nesil (ki yukarıda bir yorumum var bu konuda) gerçekten sıkışınca ve bunu ciddi değerlendirmeye mecbur bırakılınca, biz kendimizi keşfettik, dünya değişti.
    Evet, internetle büyümek dünya görüşünü etkiledi bu neslin, hatta “milliyet, vatan, had hudut” gibi kavramları bile anlamsız kıldı bize (e, canım isteyince çat diye Şili’den rastgele biriyle chatleşiyorum! Maden işçilerinin durumuna dair bilgileri Omegle’da bir “yabancı”dan birinci el almışlığım var, hah!) bu yüzden bazı yorumcularınızın iddia ettiği gibi bu kavramlardan yoksun olmak bizi “içi boş gençlik” bile yapıyor olabilir; ama yeri neyle doluyor anlayan yok (sanıyordum sizi okuyana kadar)! Tanıdıkça insan kişiyi, ona kondurulmuş olumsuz etiketler, ikinci el fikirler küçükle küçüle yok oluyor. Bakın Gezi’deki eşcinsel çadırı sayesinde ne kadar çok insan anladı onların “öcü” olmadığını; Antikapitalist Müslümanlar’ın varlığı, onlarla tanışıp yakından görmek “dindar nedir”, şeriat korkusuyla titreyenleri rahatlattı. Bunun iyice abartılmış versiyonlarıyla sürekli tanışarak büyüyen bir nesil düşünün; vickanla, hinduyla, interseks bireyle karşılaşıp konuşmuşluğum, arkadaş olmuşluğum var internet üzerinden… İnterseks arkadaşımla hala görüşürüm. Bir süre sonra esnekleşiyorsun, her şey daha az anormal geliyor, kabul edilemez diye bir şey kalmıyor (yeter ki yaşayan bir örnekle karşılaş), çünkü kabul etmemek çocukluk, bunu görüyorsun, var o kişi, inkar etsen ne olur…
    Gençliğin tamamını temsil etmiyorum elbette, dilerim sıraladığınız kalitelere sahip çok kişi vardır da övgülerinizi hak ederiz hep birlikte. Size çok teşekkür ediyorum bu ifade gücü de içtenliği de inanılmaz yazınız için; içimi umutla doldurdunuz, yalnızlık duygumu hafiflettiniz, sağı solu yukarıyı aşağıyı değil, hakkı, adil olanı savunan -hatta sadece şu yeter: karşıdakini anlamaya çalışan insanların var olduğunu bilmek harika. Özellikle “öcü” diye tanıtılarak büyütüldüğümüz dindar kesimden böyle insanlar çıktıkça rahatlıyorum, çünkü öcüler yok aslında, canavarlar yok, insan kılığına girmiş şeytanlar yok, sadece insan var, görüyorum. Yeter ki yeterince dikkatli bakıp dinlensin o kişi; hele o da sana geri bakınca dünya çok güzel oluyor işte böyle.

  52. Edebiyat dolu yazı ve bir o kadar da edebi yorumlardan sonra bayağı gelecek belki ama benim durumumu özetleyen saf, temiz ve en önemlisi net bir KLASİK;haklısın! sen de haklısın! sen de sen de sen de hatta sen bile haklısın!

  53. Abi kalemine ve yüreğine sağlık. Tek solukta okuyamadım. Kelimelerle kavga ederek yazdığın ve kelimelerin dünyasını taciz ettiğin için teşekkür ederim.

  54. Ah güzel abim, sen ki bastırılmış müslümanca duyarlılıklarımızı underground dergilerde şiire vurduğumuzda ilham kaynağımızdın, kişisel meksika sınırlarımızı aradığımızda şiirinde, yazısında ferahlık bulduğumuzdun. Devşirme “İslâmcı” kelimesinin lügatimize girmeye çabaladığı ve fakat bizim direndiğimiz, İslâm’ın bağlılarına ve İslami tarz-ı hayatı beninseyenlere ‘müslüman’ denir diye sesimizi duyurmaya çalıştığımız günlerde gittin ve öğrendik ki gelmişsin, hoşgeldin! Yürekler dolusu sevgiyle kucaklıyoruz seni… kimin adına? dersen insani ve İslami duyarlılıklarını taze tutmaya çalışan memleketin kimseden medet ummayan, kendi yağında kavrulmaya çalışan ve iktidar dahil kimseye yaranmak gayesi gütmeyen, öteden beri ezilen ve bastırılan ancak son devirde birazcık da olsa nefes alma imkanı bulan, gençlik yıllarını süsleyen “Diriliş” rüyalarını orta yaşın alan kaybetmeme gerçekliğine terk eden bireyleri adına…

    Bir güzelleme ile öncülerini Gezi’de gördüğünü söylediğin ‘güneşli yarınlar vaad eden’ bu gençlik; sözde eleştirisi içinde oldukları kapitalizmin bütün imkanlarını sınırsızca kullanan, ota, orta-üst ve üst sınıf oligarşinin içinden gelen, bireysel hazları ve kendilerince sınır tanımayan özgürlüklerinden başka kural tanımayan, egoist ve kendileri dışındaki herşeye, kürt-müslüman-ermeni..- aşağılayıcı, elitist bir tonla konuşan, arkasına saklandıkları sanal kimlikeri üzerinden bu toplumun büyük bir bölümüne, inançlarına, değerlerine en galiz küfürleri dişlerini gıcırdatarak, yoğruldukları katıksız bir nefretle, kusan bir gençlikten başkası değil. Gezi’ye gitmedim ama aynı çalışma ortamını paylaştığım, aynı yerde yemek yediğim aynı serviste yolculuk ettiğim onlarca insan oradaydı ve yüzüme karşı kusamadıkları nefreti twitter, facebook vs. gibi sanal kanallardan benim değerlerimi paylaşan insanları hedef tahtasına koyarak bol miktarda kustular.

    Bu anektod sana ait güzel abim ve methiyeler dizdiğin bu gençlik metrobüste o yaşlı teyzeye “Ya git elimin tersiyle bi tane koyucam şimdi!” cümlersini böğürür gibi içinden gelerek ağzından salıveren gençlikten başkası değil. Ancak merak etme sen, bu toplumun kadim duyarlılıklarından az da olsa nasibini almış gençler, yapmaları gerekeni yapmaya devam ediyorlar, ellerinde pahalı telefonları olsa bile.

    Bir konuda hemfikiriz, İktidar müslümanlara yaramadı; iktidar ve beraberinde getirdikleri törpüledi bazı yanlarımızı, doğrudur. İktidara eklemlenen, kendisine işlevsel ve sevimli maskeler edinen zümreler, memleketin sömürüye açık bütün yanlarını sömürdüler ve kazandılar, iktidarın gücünü kullandıkça semirdiler, palazlandılar. Müslümanlarsa iktidarın getirdikleri ile birlikte yıllarca karşısında durudukları, mücadele ettikleri bir zümrenin hayat tarzında kendilerine alanlar açmaya başladılar, bu sadece iktidarla açıklanabilecek birşey değil tabiki, eğitim ve gelir seviyesindeki yükselmeydi bunu sağlayan şey ama iktidar bir katalizör etkisiyle süreci kolaylaştırdı ve hızlandırdı. Ancak karşı mahallede görünür olma hali, o ahalinin durumu kabullenmesinden çok içten içe körüklenen bir nefret büyütmeye devam etti. Büyüyen bu nefret, ilk fırsatta elitist bir histerinin dışavurumu olarak Gezi sonrasında tecelli etti. Zira elitistlerin 10 yıllık iktidar döneminde imtiyazlarından başka kaybettikleri bir hakları yok!

    Gezi’de müslümanlar korktu! Çünkü hedefe alınan şey iktidar değildi; iktidar üzerinden, iktidarın temsil ettiğini söylediği değerler ciddi bir saldırıya maruz kaldı ve insanlar kendilerini tehdit altında hissettiklerinden ciddi bir refleks gösterdiler. Sorular ve manzaralar üşüştü insanların zihnine..28 şubat yeniden mi?.., küçücük ortaokul kızlarının joplanmaları, üniversitelerde arkadaşları tarafından bile başörtülerinin açılmaya çalışılması, hiçbir ortamda kendi kimliklerini ifade edememek ve buna mukabil karşı mahallenin her türlü küfür ve aşağılamalarına maruz kalmak… Hepimiz korktuk. Çünkü biz ezilirken yanımızda olmayan o zümreler iktidarı ellerine geçirdiklerinde bizi ezmek için ellerinden geleni artlarına koymayacaklar, biliyoruz. Bu tahammülsüzlük, insanların varlığına bile dayanamama hali yozlaştığını gördüğümüz iktidarı eleştirmemizi bile engelliyor, çünkü bu toplumun kazanımları var ve bu kazanımların büyük bölümü doğrudan yaşam hakkı ile ilgili. Eğer bizi, inancımızı, yaşam tarzımızı rahat bıraksalar bu yozlaşmaya alternatif oluşumlar çıkacak belki, belki iktidar kendi mahallesinin eleştirileriyle yüzyüze kalacak ama bizi sürekli ötekileştirerek aynı safta kalmaya devam etmemizi ve o safı tahkim etmemizi sağlıyorlar. Bugün belli ettiğiniz saflarınız sizler ve Eliaçık gibi bu mahallenin çocukları için bireysel bir duruştur ve buna diyecek sözümüz yok ancak geçmişte müslümanlar ve kürtler zulme uğrarken şu an yanında yer aldıklarınızın hangisi yanınızdaydı? Yarın devran döner ve aynı zulüm yeniden hortlarsa bu zümreler yanınızda, yanımızda olacaklar mı? Düşüncem, sizin neredeyse tek renk olan bir resmin arasına farklı renklerden biraz serpiştirmiş olmak ve karşı mahallenin safında bir gedik açmak dışında, bahsettiğim zümreler açısından bir kıymetiniz yok. Ancak bizim açımızdan kıymetiniz baki!

    Bu insanların önce istinasız herkese sırf insan olduğu için saygı göstermeyi, varlıklarına tahammül etmeyi öğrenmeleri gerekiyor ki sonra yanlarında yer almamızı haketsinler!

    Umarım bu zümreler bizim varlığımızı da içselleştirirler ve biz – siz olacağımıza farklı renkler barındıran kocaman bir “BİZ” oluruz. Bu memleketin ve insanlarının huzuru ve geleceği için çıkar yolumuz bu çünkü…

    Selametle..

  55. meğer çoğu kişinin derdi aynıymış burda güneyli mehmet abi. yorumlardan bunu çıkarttım. eğer öyleyse bu insanlar birbirlerini bulup da zamanın da neden bi şey yapmamış. (yapmadık diyemiycem çünkü yaşım o zamanlara yetmez.) kim bilir yazıyı okumayıp da okuyunca aynı tepkileri veren insanlarda vardır.

    bu yazılar insanları ortak paydada toplasın harekete geçirsin birlikte bi şeyler yapma bilincini oluştursun. ama bi şey yapsın. sadece hüzünlendirmesin, sadece mutlu etmesin, sadece gözlerini buğulandırmasın. bunun ötesinde bi şey yapsın. öyle olması gerekmiyor mu abi? yanlış mı düşünüyorum ? sadece sorunlar dile getiriliyor. neden örgütlü bi hareket ağı oluşturamıyoruz abi?

  56. Yukardaki yazımda söylemeyi atlamışım, ayrıca yeni kuşağın diline bu kadar hakim olmanıza hayran olmamak mümkün değil.

    Mehmet bey, “Ancak elele verdiklerinde güçlü canavarları devirebildikleri oyunlar oynuyorlar. Ve canavar devrilinceye dek durmadan konuşuyorlar birbirleriyle. Dünyadaki her dilden ve daha önce fiziksel dünyada hiç bulunmamış bir yeni dilden parçalar taşıyan bir dille konuşuyorlar.” derken MMORPG oyunlarına (çok oyunculu online oyunlar) gönderme yapıyorsunuz değil mi?

    Bülent Somay’ın da bir röportajı vardı bu konudan bahseden ve bu tür oyunların farkında olmadıan gençlere dayanışmayı öğrettiğini anlattığı. Aklıma geldi bulabilirsem linkini paylaşacağım.

  57. “sen bir islamcısın oğlum
    padişahın birbuçuk asır evvel savaşı kaybetti
    islam’ı sorumlu tuttular bundan
    bundan ötürü islam’cısın sen
    direnişçilerin ülkenin ırzına geçti
    on yılda onbeş milyon yavşak ürettiler yenibaştan
    modernistler ve entegristler babanın ocağına noel ağacı diktiler
    bundan ötürü aktivistsin sen
    başka türlü olamazsın
    sen bir eylemcisin oğlum
    senin gibileri bertaraf etmek için icad edildi tarafsızlık, hoşgörü, hümanizma”

  58. “Bunları niye ve kime yazdığımdan çok emin değilim ama İbrahim’i yakan ateşe ‘safım belli olsun’ diyerek su taşıyan karıncanın hikayesini bana çocukken anlatan annemin hikayesi ne zaman aklıma gelse, oralarda bir yerde bir izdüşümüm olabileceğini ve o karıncanın yalnız olmadığını işitmeye ihtiyacı olabileceğini hayal ederim.”
    Yukarıdaki paragrafı yazdınız ya, bunu yazıp bıraksaydınız, daha sonra hiç bir şey yazmasaydınız dahi anlardım sizi…
    Akıl, akıl diye bizi tarif edenlere bakmayın siz, yürekten vurulmayı da biliriz, ki siz insan olan her yanımdan vurdunuz beni… Susabilmek ne güzel siz konuşurken…

  59. Üç dört kez okudum. nihayet diyor insan yalnızlığım sona erdi.. 80 li yılların islamclığı ve heyecanının nasıl değişim geçirdiğini unutturmaya çalışanlara tokat gibi çarpıyor.. Çok hüzünlü bir anlatım..

    Dücane ağabey ve siz yalnız olmadığımı hissettiriyor umarım bu infialler çoğalar..

    Allah Razı Olsun..

  60. Beni ümitlendiren güzel bir şey gördüğümde, duygusallaşıp çok şey söylemek isterim. ama söyleyemem, ” Allah razı olsun” dan başka

  61. Nazli Zeynep Uludere

    Emek verip, usenmeden fikirlerinizi ve sizi bu fikirlere ulastiran kisisel yolculugunuzu bizlerle paylastiginiz icin tesekkur ederiz. Elinize saglik.

  62. abi senaryosyunu kendi yazdığımız bir eylem yapalım.senaristi sen ol
    rasim abi saadetin hoca bunca müslüman da bir şey söylüyor senin için hiçmi bir şey ifade etmiyor. allahaşkına tamam farklı düşün konuş ama kendi yazdığın senaryoda rol al

  63. Ama Müslümanlar, intikam duygusuyla hareket etmeyeceklerdir. Sadece iki hayatî örnek, bunu çok güzel ispatlamaya yeter: Hz. Peygamber, müslümanlara onca zulmü, işkenceyi reva gören Mekkeli müşriklere karşı, Mekke’nin fethi sırasında kimsenin burnunun kanamamasını emretmiş, Mekke’ye kansız girmiştir. Ayrıca da, Medine devletinde, mevcut bütün dinlerin müntesiplerini Medine’den sürmemiş, aksine onlarla oturup sosyal, siyasî ve hukûkî ilkelere dayalı muazzam bir sözleşme imzalamıştır.

    İkinci örneği de biliyorsunuz: Haçlılar, Kudüs’ü işgal ettiklerinde hem Müslümanları, hem de Yahudileri kılıçtan geçirmesine rağmen, Salahaddin-i Eyyübi, Kudüs’ü fethederken intikam duygusuyla hareket etmemiş, dünyaya, büyük bir insanlık dersi vermiştir.
    http://yenisafak.com.tr/yazarlar/YusufKaplan/isl%C3%A2m-demokrasiyle-bagdasir-mi-sorusu-ya-da-korku-bacayi-sarinca/38543

    • Tarihimizden verilebilecek çok örnek var. İhtiyacımız olan, bugün bu örnekleri çoğaltmak. İhtiyacımız olan Müslümanların bugün, şimdi, Müslümanca davranması.

  64. İmam Hatip okullarının kurucusu Celalettin Ökten’in oğlu, aynı zamanda mimar ve mühendis olan Mimar Sinan Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sadettin Ökten, İslam uygarlığı ve modernite ışığında Gezi eylemlerini değerlendirdi. Modernitenin Türkiye’deki İslam medeniyetinin ortaya çıkışına karşı

    bir tavır almak gereğini hissettiğini ifade eden Ökten, ‘Gezi olayı olmazsa başka olay olurdu. İslam uygarlığı itaat ettirilmiş bir uygarlık iken ‘hayır’ demeye başladı. Türkiye’de ‘acaba siyasal erki itaat ettirebilir miyiz’ diye bir deneme oldu’ dedi. Ökten, Batının ‘Ben bunları itaat altına aldım, artık ses soluk çıkmaz’ dediği yerde İslam uygarlığı ‘Ben varım ve bütün insanlara şunu söylüyorum’ demeye başladığını belirterek ‘Bunun Türkiye’deki çok tipik örneği başörtüsü’ dedi.

    Yeni bir uyanış

    ‘Osmanlı Devleti İslam medeniyetinin temsilcisiydi. Modernite, bu İslam medeniyetine karşı üretilmiş bir başka uygarlık tasavvuruydu’ diyen Prof. Dr. Sadettin Ökten şöyle konuştu: “Bu ikisinin çatışması ile İslam medeniyeti dize getirildi gibi görüldü. Sonra Avrupa kendi içinde iki büyük savaş yaşadı. Modernite kendi içinde bir barış, sükûn süreci üretemiyor demek bu. ‘Naziler faşist’ diyorlar ama hepsinin kaynağı akıldır. Akıl huzur ve sükûnu sağlamak için yeterli değildir. Batı uygarlığı insanlara vaat ettiği huzur ve mutluluğu getiremiyor. Refahı getiriyor ama mutluluğu getiremiyor. Türkiye bu aralıktan girmeye çalıştı. İslam uygarlığından gelen vatandaş moderniteyle 2000’li yılların başına geldi. Ancak şimdi İslam uygarlığı tekrar dünyaya bir şeyler söylemeye başladı. Bunun için siyasal erk lazım, ekonomik güç ve kültürel birikim lazım. Türkiye’deki İslam uygarlığında siyasal ve ekonomik güç var ama kültürel birikim yeterli değil. Amerika’nın menfaatperest yaklaşımı Batı uygarlığının direksiyonuna geçti ve onun güdümündeki dünya bu yeni uyanışa dayanamadı.

    Gezi olmasa başka yaparlardı

    Gezi olayı olmazsa başka olay olurdu. Bir deneme yapılmaya çalışıldı. Ancak Türkiye’de bu kalkışma yeni değil. 1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat. Orada aktörler vardı. AK Parti’nin başarısı bu aktörleri pasifize etmek oldu. Dolayısıyla bir hareket başladı ama arkası gelemedi. Medya dediğimiz sanal ortam çok iyi kullanıldı. İslam medeniyeti mensuplarının bu gücü hala yok. Bu hadise burada bitmez. Batı uygarlığı eline geçirdiği kaleleri kolay kolay bırakmaz istemez. Buna karşın İslam uygarlığı kendine bu dünyada yeni bir söz söyleyecek imkanı mekanı ve zamanı elde edebilecek mi, bunu göreceğiz.

    Başörtü Batı’ya cevaptır

    Batı’nın ‘Ben bunları itaat altına aldım, artık ses soluk çıkmaz’ dediği yerde İslam uygarlığı ‘Ben varım ve bütün insanlara şunu söylüyorum’ demeye başladı. Bunun Türkiye’deki çok tipik örneği başörtüsü. Modernitenin tarif ettiği bir kadın tipi vardı. Bu hanım tipini yanında anne ve ninelere benzemeyen ama başını örten bir başka hanım tipi ortaya çıktı. Bu çok somut bir ölçüdür. Avustralyalı felsefecinin ‘bütün kuğular beyazdır’ felsefesi siyah bir kuğu bulduğunuz an çöker. Modernite ‘Modern kadın özgürdür. Böyle böyle yapmayan insan özgür değildir’ diyor. Çaycı olan ya da tarlada çalışan kadın zaten modern değildir, o başörtü takabilir. Ama başörtülü bir kız çıkıyor. Okumuş, Avrupa görmüş, lisan biliyor. Bu temel iddiayı çökertiyor.

    Adnan Menderes tutuklanınca sevindiler

    ‘Modern insan sakalını bıyığını keser’ denir. Siz sakal bırakmayı gerilik alameti sayarsanız gerekmediği halde köpük, jilet firmaları kazanır. Sakal bırakmanın zekâ ve ilimle akalası yok. Bu tamamen tüketime yönelik bir hadise. Yapay bir dünya kuruldu. ABD Çin’deki pazarı bile gözden kaçırmıyor. Ama siz şalvarı gerilik ifadesi olarak görürseniz, blue jean’ı ilerilik olarak görürseniz bu ahmaklığınıza kapitalizm göbek atarak cevap verir. Taksim’de başlayan hadise ağaçtı kuştu çiçekti değil. Tabiî ki bu dünyada birileri birilerine alet olacak. Böyle insanlar çoktur. 27 Mayıs’ta bizzat şahit oldum. Menderes tutulduğu gün zil çalıp göbek atan bizim insanımız asıldığı gün gözyaşı döktü. ‘Ben yanılmışım’ dedi.

    Maksat siyasal erki devirmek

    “Modernite Türkiye’deki İslam medeniyetinin ortaya çıkışına karşı bir tavır almak gereğini hissetti. Bu tavrın yumuşak olmayacağını gördü. Tweettler atıldı. Maksat gezi değil hala anlamadın mı diye. Sonradan anlaşıldı ki maksat var olan siyasal erki devirmek. İslam uygarlığı itaat ettirilmiş bir uygarlık iken hayır diyor. Zaman değişiyor. Türkiye’de ‘acaba siyasal erki itaat ettirebilir miyiz’ diye bir deneme oldu. Bu devam edecek. Nasıl ki zamanında Haçlı Seferleri vardı. Hangi düzlemde devam edecek bilmem ama ciddi bir gerilim olacaktır. Modernite dünyaya vaat ettiklerini veremedi. Verdiği kan, sömürü ve insana huzur vermeyen ilişkiler. Hem kendi toplumlarındaki hem Afganistan Irak gibi topraklara bakın. Bunu verebiliyorlar dünya. Modernite çok zayıfladı da bize sunduğu nimetler çok hoşumuza gidiyor. Cep telefonu tablet gibi teknolojik aletlerle dünyayı avutuyor. O aletleri doğru kullanmak için ruhi terbiye gerekiyor. İslam uygarlığı bu zaafı gördü. Bu kapıdan içeri girdi ve bir şeyler söylemeye başladı. 20. asrın başlarındaki büyük ümitsizlik artık yok. İslam uygarlığı bir şeyler söylüyor ve yapıyor.

    21. Asır İslam asrı olacak

    “İslam toplumlarında bir hareketlilik var. Bu dinamizm, düşünsel duygusal ve tarihi birikimle desteklenmeli. Bu yapılırsa dünya bir takım yeni medeniyet hamlesiyle karşılaşabilir. Batının bir takım seçkin insanları bunu görüyor. 21. asır İslam asrı olacak derken dünya Müslüman olacak manasında değil. Bütün insanlığın muhtaç olduğu huzur muhabbet hala İslam’da var.
    http://www.timeturk.com/tr/2013/07/15/bati-gezi-yi-kullanarak-boyun-egdirmek-istedi.html

  65. Çok güzel tespitler, elinize sağlık. Sosyal medyada paylaştım.
    Yalnız kurucuları arasında olduğunuz İnsan Hakları Derneği mi yoksa Mazlumder mi?
    Selam ve muhabbetle,

  66. nasıl bakılırsa o görülür derler ya, ne aranırsa o bulunur ya, tekrar ümitle..

  67. Ülkemizde çok güzel fikirleri olan ve yazıya dökebilen önemli sayıda yazar var. Ancak neden Mehmet Efe’nin yazılarının tekrar tekrar okuyor ve içimi dökmüş gibiyim diyordum kendi kendime bulduğum cevapları paylaşacağım. (Haksız övgü ve yermeden Allah’ a sığınmalı insan ve ben sığınıyorum.)
    1) Bu Ülkede farklı şeyler yaşamış, bir zamanların İslamcısı ama yazılarından anladığım en önemli şey, şucu bucu demeden hakka tapan ve haklıyı arayan biri…..

    2) Sadece Türkiye’de değil ABD gibi, farklı bir kültüre sahip ancak halkının, farklılıklarına gerekli özgürlük ve yaşam biçimlerini Yönetim ve Devlet olarak kanunlarla sağlamış bir ülkede de yaşamış. Yaşamış ve irdelemiş, dolayısıyla perspektifini geliştirmiş.

    3) Malatya’da yaşamış Kürt olmayı özümsemiş bir Kürt , İstanbulda büyümeye devam etmiş, dolayısıyla Türkleri ve Türk olmayı anlamış biri. (Ben anneden Türk, babadan Kürt biri olarak kendime yakın buluyorum kendisini.)

    4) Bazen bana ağır gelse de okuduklarım, sözünü sakınmayan biri. (Hakkı savunanlar bazen ağır konuşsa da güzeldir.:)

    5) Ben 32 yaşından sonra dini anlamış ve yaşamaya çalışan biri olarak, dindarı anlarım babam dindardı, deisti anlarım 25 yıllık yakın arkadaşım deisttir, ateisti anlarım 10 yıl bir ateistle aynı evi paylaştım. Mehmet Efenin’ de hepimizi anladığını görüyorum yazılarında. Düşüncelerime çok yakın buluyorum.

    6) Ben yapı olarak yumuşak ve ortam germekten hoşlanmayan biriyim, başta yazılarını okurken sert uslubu bana ağır gelmişti M.Efe’nin, ancak okudukça anladım ki hitap ettiği kişilere az bile bu sertliği, anladım ki hitap ettikleri zalimler.

    7) Ben çevremdeki arkadaşlarım ve ailem tarafından güzel konuşan, düşüncelerini iyi ifade edebilen biri olarak kabul edilirim, gelgelelim yazıya dökemem, oysa söz uçar yazı kalır, yazmak hatırlamaktır diyen M. Efe işte benim yazamadıklarımı yazan biri.

    Allah senden daima ve ebeden razı olsun Mehmet Efe. Allah iyi ve güzel insanların sayısını arttırsın.

  68. Yazıya çok çeşitli tepkiler geldi. Yazının sadece başlığından anladıklarıyla tepki kampanyaları yürüten işgüzarlar türedi. En çok tuhafıma gidenler de ısrarla bu yazıdan hareketle beni hiç alakam olmamış ve olmayacak yerlere yazmak, yazıyı en ufak bir ilgisi olamayan bir takım kutulara kilitlemek girişimleri. Bir de iskambil kağıdından kulelerin balkonlarından ‘romantik’, ‘duygusal’ deyip kestirip atanlar, çok tebessüm ettirdiniz beni, sağolun. Realist olmanın, zulme ortak olmak ve ikiyüzlülüğün devamından beslenmek anlamına geldiği her yerde; Allah hepimize romantik olmayı nasip etsin.

    Bir de yazıdan çok yazarıyla ilgilenenler, bu konuda ve genel itibariyle siyasal tavrım konusunda, bu sitedeki diğer yazılarıma başvurabilirler.

    Daha önce de söyledim: Hakikat veya adalet, meşruiyetini onu savunanlardan veya saldıranlardan almaz. Adalet, onu taleb edenlerin ve ihlal edenlerin davranışlarından bağımsızdır.

    Öncüler, varlık temelli hiçbir karşıtlık Adalet kitabına uymaz derlerdi. Bu nefesi üfledi Ali’ler, Ömer’ler, Yunus’lar, Bektaş-ı Veliler.

    Geri kalanlara aşağıda, yazıdan aldığım bir kaç satırı tekrar okutmak ve bu satırlardan ne anladıklarını sormak isterim.

    9 Haziran tarihli, bir önceki yazımdan:

    “…Rövanşçı provokatörler, psikolojik savaş taktikleri yürütenler, sosyal mühendisliğin putperest putları eylemin haklı taleplerinin ırzına geçti.

    Yalan, örtbas, küfür, hakaret ve manipülasyon, tüm aktörlerin ve kendine durumdan vazife çıkartanların enstrümanı haline gelmeye başladı.

    Ortadoğu’da sürüklendiğimiz krizin operasyon gücü yüksek uzantıları fırsatı ganimet bildi gibi görünüyor. Muhafazakarlık maskesi ardında Neo-Liberal politikalarla kıvamına getirilmiş Türkiye’yi sağmaya devam etmek isteyen güçler de fırsatı ganimet bildiler gibi görünüyor.

    Devlet içinde devlet olup sorumsuz ve her zaman dokunulmaz olmak isteyenlerin de iştahı kabarmışa benziyor.

    Gezi Parkı’yla taşan bardakta fırtına çıkartanlar; Ordu’yu, Cumhurbaşkanını hatta Batı’yı göreve çağıran da çıktı meydane.

    CNN, Reuters, BBC v.d. Taksim’den Canlı Yayın yapıyor. Ekonomist gibi mevkutelerin temsil ettiği Finans-Kapital şehvetle yeni kazıklar inşa ediyor görünüyor.

    Tüm bunlar, 10 gün gibi kısa bir sürede oldu!

    Tüm bunlar, ülkem ve Annemin oy sandığında sergilediği irade üzerinde üşüşen sırtlanlara benzemeye başladı.

    ….

    Annemi ikna etmeyi başarmış tek politikacıyı ve ülkemin siyasal geleceğini bu sırtlanların insafına terketmeye hiç niyetim yok. O’nu ben eleştiririm, BBC’nin CNN’in canı cehenneme! Bizi kimin yöneteceğini biz seçer, biz vazgeçeriz, -bunun için biz, kendi yöntemlerimizle ve kendi dilimizle mücadele ederiz- İslam Dünyasını arka bahçeleri sanan şeytanlar değil! Halkın sesi, o sesi bastıran düzenbazların sesi değil.

    ..Nerede duracağını bilmeyenin zıddına hizmet edeceğini daha önce de söyledim, yine söylüyorum.

    Bu satırlar da bir sonraki, son yani bu yazıdan:

    “…bu gençliğin geldiğini görüyorum ve işaret etmekten alamıyorum kendimi. Onları gördüm Gezi’de. Kısa bir süreliğine oradaydılar.

    Onlar saldırmadı başörtülülere, biz saldırdık. Zorbalardan devraldığımız merdiven sahanlıklarında 10 yıldır saldırıyoruz biz o başörtülülere. Onlara saldıranlar, bizim dünyamızın kirletmeyi başardığı bir gençlik, Gezi’de ağaçlara tırmananlar değil. Ağaçları savunanların arasında başörtülü gençler de vardı. Gördüm. Ve genç bir başörtülü kızın ‘Farzet ki ben bir ağacım’ diyen bir pankart taşıdığını gördüğümde de şaşırmadım…

    …Yeni dünyanın kurucuları, meydanlara çıktıklarında şiddet istemiyorlar ve sistemin kolluk güçleri diş gösterdiğinde çekiliyorlar hemen ve devam ediyorlar hummalı faaliyetlerine….

    …Onlar üzerinden kendilerine vazife çıkartanların hiçbiri farkında değil bunun ama onlar amaçlarına çoktan ulaşıp çoktan ayrıldılar Gezi’den. Fotoğraflar ve şarkılar ve senin benim anlayamayacağımız şakalar paylaşıyorlar binlerce kilometre ötedeki sanal arkadaşlarıyla; seninkiler mitingler yarıştırırken….”

  69. Mehmet Abi, twitter’dan da yazmıştım hogeldin diye. Yeniden Hoş geldin.
    Halk devrimini yeni yaptı, daha kendimize gelemedik. darbecileri daha yeni içeri tıktık, sıra hırsızlarada gelecek. önce sülükleri söktük sonra sıra çamuru yıkamaya gelecek. hala bıraktığın gibiyiz içimiz tertemiz. toplumun hayrı kendimizden önde hep de öyle kalacak.

    selmlar

  70. Müslüman duruş, muhalif duruş nasıl olmalı?
    Sırf arada doğru şeyler de söylüyorlar diye bu Gezicilerin peşine mi düşmemiz gerekiyor?
    Onlarla aynı fotoğrafta mı olmak gerekiyor?
    Bu neden böyle olmak zorunda?
    Ne yani geziyi desteklemiyoruz diye devrimci, antikapitalist, muhalif olamıyoruz muyuz?
    Geziyi desteklemiyorum diye göbeğini kaşıyan adam, kömürcü, makarnacı, AKPçi mi, Tayyipçi mi oluyoruz hemen?
    Halbuki 28 şubat ve öncesi biz müslümanların muhalefet yaptığımız, biz de varız dediğimiz kendi yerlerimiz vardı.
    Beyazıt Meydanı, Beyazıt Camiinde cuma namazı çıkışı, Eyüp sultan’da sabah namazı neyimize yetmiyor?
    Madem o kadar devrimciyiz, muhalifiz, çıkalım kendi meydanlarımıza!
    tıpkı 80lerde, 90larda olduğu gibi…
    Müslümanca, müslüman gibi haykıralım dünyaya; zalimi lanetleyelim, adalet isteyelim.
    CNNler, Reuterslar haber yapmasın bizi.
    Sanatçılar, solcular, lezbiyenler gelip bizi desteklemesin.
    Ne fark eder?
    Evet, biz islamcılar, solcular kadar iyi miting yapamıyoruz, meydanı inletemiyoruz.
    onlar kadar zekice (!) espriler yapamıyoruz. Yaratıcı kampanyalarımız yok.
    PRmiz, hakla ilişkilerimiz, kriz yönetimimiz, örgütlenmemiz sıfır!
    Gezi gibi propagandamızı yapacak festivallerimiz, kafelerimiz, köşe yazarlarımız yok.
    Acemiyiz bu işlerde.
    Olsun be, öğreniriz zamanla.
    ama daima farkımız olur, biz her şeyi müslümanca yaparız.
    Haklıyız, samimiyiz, Hakk’ın yanındayız. Yetmez mi?
    Ama Hakkı savunmak için Gezicilere muhtaç değiliz.

    Gezicileri sizin kadar ben de yakından tanırım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*