Ana / Yazı / Ben Amerika’yla tanıştığımda Amerikan bezi beyazdı.

Ben Amerika’yla tanıştığımda Amerikan bezi beyazdı.

tv_dantelCepheden cepheye vurulan bir imparatorluktan geriye kalan ve geride kalanlara dehşetli bedeller ödemiş bir ülkeydi mahallemiz. Yorgundu ama güzeldi. Kendi dilinden konuşanların ihanetine uğramış bir güzeldi. Güzelliği yağmalanmış ama yıkılmamış bir güzeldi. Okullara heykeller ve müfrit andlar getirmiş, şehrimize kendini inkarı karakola ve devlet dairelerine dönüştürmüş bir duman çöreklenmişti ama mahallemiz güzeldi.

Peygamber ocaklarımız işgalcilere rahmet okutacak yabancılaştırılmış deynekçilerle doluydu ama mahallemiz davulla zurnayla, kurbanla, hassa kumaştan cepkenle göndermeye devam ediyordu çocuklarını. Ve çocukları tabutlar içinde geri geliyordu. Geri gelmeyenlerse işkencede gözaltında ya da çıkmaktan başka çare bulamadıkları bir dağ başında paramparça olmuş cesetler olarak, uzun, esmer, derin ağıtlara gömülüyordu.

Heykeller ve karatahtalardan evlerimize döndüğümüzde mahallenin camisinde elifba okumaya götürürdü bizi mahallemiz. Çocukları kuvvetli bilek ve imanlı yüreklerle şehirleri geri almadan önce, incecik bilekleri budanmasın diye ayakta durmaya, sabır ve metanetle çocuklarını büyütmeye devam eden soylu, onurlu bir güzeldi mahallemiz.

Ben Amerika’yla konu komşu toplanıp bir iki alamancı komşunun evindeki siyah beyaz televizyonda tanıştım. Lorel Hardiye gülerdik ama için için kovboylara karşı hep kaybeden kızılderilileri tutardık. Filimden sonra Emel Sayın’dan şarkılar dinler, Emel Sayın’ın anamızdan bacımızdan komşumuzun kızından farklı olduğunu da bilirdik. Bakkalımızdaki Golden Çikletleri gibi birşeydi o. Sinemalarımızda Cüneyt Arkın Kemal Sunal filimleri oynardı. Açık sigara satardık haftasonları çarşıda. Malbora Palmal kaçaktı ama hakiki açık samsun sigarası en makbul sigaraydı.

Üstünde John Deere yazan traktörlere doluşup tarlalarda çalışmaya giden mahallemiz, büyük adam olsun diye büyük şehirlere okumaya gönderdiği çocukları birbirine kurşun sıkınca birkez daha teslim oluyordu kurtarıcılara… Ben Amerika’yla tanıştığımda, bana Amerika’yı anlatacak ağabeylerim hapisteydi. Bir Çanakkale savunması verebilecek bir nesli daha mahallemizin; komünist ülkücü akıncı diye biçilmişti Askeri mahkemeler ve cezaevlerinde. ..

Biz büyüdükçe, mahallemizin tozlu yollarından şehirlerimizin asfaltlarına uzandıkça, Amerikanın bize uzanışı da artıyordu. Annem Teksas-Tommikslerimi yakıp Kur’an’ı hatmetmezsem südünü haram etmekle tehdit ettiğinde mahallemiz alnının terinden kesilen paralarla kurtarıcılara Amerikan silahları alındığını bilmiyordu. Bildiği, çocuklarını elinden hızla çekmeye başlayan arsızlığa karşı ufukta kurtarıcı görünmediğiydi. Lorel Hardinin yerini rengarenk filimler, Kemal Sunal’ın yerini renkli sinemaskop Amerikan filimleri almıştı. Kot pantolon modaydı. Mahallenin her evine girmiş renkli televizyonlarından Madonna arzı endam ettiğinde Emel Sayın da Amerikalı bir yahudi zenginle evlenip gitmişti. Mahallemiz yüzü kızaran bir ülkeydi.

Ben Kur’an’ı hatmetmiş devlet parasız yatılı lise için İstanbul’yken herkesin bir Amerikası olmuştu bile ve Amerikan üsleri ülkemin her yerindeydi. Dublaj Türkçesi ekranlardan sokaklara inmişti. melun yüzüyle boğuştuğumuz Avrupa değildi Amerika ama mensubu olduğumuz dünyanın nevzuhur düşmanlarından olduğu açıktı.

Fakülte yıllarım, bir yandan Ankara’dan çöreklenmiş hainler düzenine küfrederek, anamın helal südüne halel getirmemek için coplarını mahkemelerini yemeyi onur belleyerek geçiyordu. Hakiki Samsun’un hakiki Malbora’ya peşkeş çekildiğini öğrendiğim günden beri mahallemizin çocuklarının önüne dikilen hainler düzeniyle Amerika aynı saftaydı benim için. Çamlıca gazosunu, kızılderilileri ezen yağmacı öncüleri gibi ezen Koka Kola ile ‘laik diktatör düzen’in arasındaki ilişki varoluş mücadelemin parçası haline gelivermişti. Şili’de Vietnam’da, Panama’da, Haiti’de ve en önemlisi mahallemizin kalbinde; kutsal topraklarımızda işlenen Amerikan malı cürümler, bayrak dağıtıp millet soyanların düzenine beslediğim hınca eklenivermişti.

Doğal olarak körfezde batırılan İran gemisiyle birlikte yüreği çarpanlardan ve yeri geldikçe düzenli olarak Amerikan bayrağını Beyazıt Camisi önündeki meydanda yakanlardan biriydim.

Arta kalan zamanlarımdaysa dünya, hayat, ölüm, varoluş, özgürlük, sorumluluk, ahlak sorularıma bulduğum cevapları, hayal kırıklıklarımla çerveleyerek kitaplar dergiler okuyordum. Mahallemiz, mahallemizin tüm güzel çocukları gibi, ben de bir güzel söz uğruna canhıraş çabalayıp, sözü söyleyenlerin pekçoğunun sırtımızda yükselttiği yeşile boyalı yeni duvarlara “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” mısrasını yeniden ve yeniden yazmaya çalışıyordum. O duvarlar mahallemizin kaderi gibiydi ya; boyun eğmemekse ilk göz ağrımız ilk ve en derin aşkımızdı.

Yazmaya çalıştığım mısralar için günün birinde 6 yıl ağır hapis cezası istemiyle yargılandığımda ve geriye dönüp mahkeme salonundaki ıssızlığa baktığımda gurbete çıkma kararı vererek bir yaşına daha girmiş bir çocuğu oldum mahallenin.

Çekoslovakya’nın Prag Sinema okuluna kayıt için kolları sıvamıştım. Bir yandan da İngilizce öğreniyor, ve yeni tanıştığım, güçlüyle zayıfı eşitleyen cihanşumul potansiyelini derhal farkedip sevdiğim İnternet’de Global Manipülasyonlar başlıklı bir tartışma grubu başlatmaya çalışıyordum. Gruba gelen Amerika’lı bir grupla sert başlayan tartışmalarımız düzenli yazışmaya dönüşecek, sinema için Prag yerine Amerika’ya gelmemi tavsiye eden grup, aynı zamanda Amerika’nın bombalar ve İslam düşmanlığından ibaret olmadığını farketmemi de sağlayacaktı. Türkiye’nin düzeniyle benim aynı şey olmadığım kadar o düzenle aynı safta gördüğüm Büyük Şeytan’ın yurdunda da benimle aynı safta düşünebilecekler vardı. Cephe, dünya kadar, evren kadar genişti.

Ben Amerika’yla Muhammed Ali’nin boks maçı için cümbür mahalle sabaha karşı televizyon başında toplandığımöızda da tanışmamış mıydım? Muhammed Ali’nin kazanması için dua eden analarının dizinde uyuya kalan mahallemizin çocukları, rüyalarında Hazreti Ali’yi görmüşlerdi.

Dünyayı istila eden ve mahallemizin derinlerine nüfüz eden Amerika’yı yerinde görmenin çekiciliği, yazıştığım grubun ısrarları, gurbet kararımın yönünü Amerika’ya çevirmişti. Nihayet beni Amerika’ya götürecek uçağın rahatsız koltuğunda, ‘tuvaletlerdeki duman dedektörleriyle oynamak federal bir suçtur ve sigara içmek kesinlikle yasaktır’ diye tekrarlayaduran anonslar başımı ağrıtırken, Amerika hakkında bildiklerimi bir bir kafamda sıralamaya çalışıyordum. Dimağımın nasibini aldığı Amerikan Rüyası reklamlarının da kararımda mutlaka payı vardı ama bu, beni güneşli bir nisan günü NewYork havaalanına indirecek olan uşağın penceresinden, uzakta beliren özgürlük heykeline bakarken, eteklerinden damlayan kanı görmemi hiç engellememişti.

Pasaportuma giriş damgası basacak memurun sorusuna kırık dökük bir ingilizceyle “önce Malcolm X’in maneviyatıyla kucaklaşacağım, sonra da okullarınızı inceleyeceğim” dedim.

Yazıştığım gruptan çocuklar benimle Los Angeles’da buluşacaklardı ve dokuzbuçuk saatlik uçuşdan sonra bir saat içinde tekrar beş saatlik bir Amerika-içi uçuşla cebelleşecektim ve sigara içmek hala yasaktı!

Ben Amerika’yla bizatihi tanıştığımda sigara yasak, her türlü alkollü içki serbestti.

Bir Amerikan doları ikiyüz bin Türk Lirasıydı ve bu rakama ancak elli senede varabilmişti. Mahallemizin tepesine çöreklenmiş hainler düzeni gelecek dört yıl içinde bu rakamı yediyüzbine çıkacaraktı.

Benimse öğreneceğim daha çok şey vardı.

Yerliler Köşesi - 1995
Yerliler Köşesi – 1995

Bunu da okuyun...

Siz aslında Kürtleri hiç duymadınız ki!

“O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de: Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir